Kıssa Bir Düşüş

Kıssa Bir Düşüş

DSC_0141
Bir gece vakti uyandı. Hepsi bu kadar işte, şimdi okunacak bir şey bulamayanlar için ilkokul kitaplarının kısa cümleleri arasında gezindi. Neden bu kadar kısa dedi cümleler, ama en çok onları seviyordu, çünkü hemen bitiyordu kitaplar, uzatmadan söylenmesi gerekeni bir adım öteye götürmeden süslemeden, artık biraz da öyle yazmak geldi içinden sanırım. Bir hikayeyi neden bu kadar uzatıyorlardı ki sanki, ‘sevdi’ deyince upuzun cümleler arasında nasıl da büyütüyorlar kendilerini, diye düşündü. İnanır mısınız bilmem ama, bu aşıklar var ya, o’ndan çok kendilerini seviyorlar; yoksa kim kendinde olan bir şeyi bu kadar uzun anlatır, kim gerçekten çektiği bir acıyı başkasıyla paylaşır ve son kez soruyorum, yazıya ağır gelmesin diye, kim acısını hatırlar.  “Kıssa Bir Düşüş” yazısının devamını oku

Hattat nakkaş hikayeleri 3

Bu hikaye nakkaş dilindendir…
Kaybedilenler de istenirse bulunur elbet, yeter ki aşk olsun…

Ve Nakkaş yazmaya başlar…
Nakkaş dünyanın tüm renklerinden derlediği küçük minyatür resimlerinin sol alt köşesine mahlasının son noktasını düşmek üzereydi.kainattaki hiçbir rengin derleyip toplayıp anlatamadığını bir küçük süheyla ne naif anlatır okumasını bilenlere.o küçük siyah noktadan renksiz desensiz nurlar yayılır camdan kalplere. etrafında dönen binlerce yıldız binlerce beyaz kelebek.onca anlamsız renkli kahveden denizin mavisinden gül dalının yeşilinden geçip kapkara bir noktaya erişir.erişir ve erir madde.tüm soru işaretleri kırılır muhabbetin çelik eşiğinde…

“Hattat nakkaş hikayeleri 3” yazısının devamını oku

Hattat ve Nakkaş hikayeleri 4

Şu an nakkaş seni elime verseler bir kaşık suda boğabilirim.
En başından beri hiçbir şeyi anlamamışsınız, bizler birer imgeyiz, nakkaş ve hattat, adem ile Havva gibi Leyla ile mecnun gibi Yusuf ile Züleyha gibi, aşkla şiir gibi, biz bu alem içerisinde gelip ve geçen birer imgeyiz. Kavuşmak hayaliyle yanıp tutuşan dönüp dönüp nakşı bulan bir hattatın elinden geçse de bu kadar kıymetsiz değildir yazılanlar, hepsi bir paçavra gibi silinip atılsın. Biz bilmiyor muyuz, köpeğinizin bir başka dağa kaçtığı için en büyük acıları siz çekiyormuşsunuz gibi arabeske daldığınızı, ağladığınızı üzüldüğünüzü. Bizim masumiyetimizi neden öldürüyorsunuz, neden hatıralarınıza acımasızca davranıyorsunuz. Onlar bizim masumiyetimiz ve bizden değil, bundan sonrasını nakkaşa söyleyerek devam edeceğim, sizde katılın ve anlayın şehirler nereden kurulmaya başlarmış. “Hattat ve Nakkaş hikayeleri 4” yazısının devamını oku

Yorgun Eller

Yorgun Eller

“Şu anda sevgili Nastenka, şu anda yedi mühürlü kutuda yedi bin yıl kalmış ve sonunda yedi mührün hepsini koparıp atmış Süleyman Peygamberin ruhu gibiyim.”

Beyaz Geceler, Dostoyevski…

Bu caddeleri bilir misiniz ey okuyucu? Şu parkı, şu cazgır kuşların çığlıklarını, burada kuşlar huzur vermez insana, inanın bazen sırf anılarım var diye bir şehre uğrayabilirim ben, bu cazgır kuşları duyduğum şehre de uğramayı severim, çalıştığım postahane, şu kahvaltı yaptığım yer, şu yemek yediğim lokanta, şurası bu şehirde ilk sigaramı yaktığım mekân. Size o kadar samimi olacağım ki eğer bir kızı öpmüş olsaydım onu da yazabilirdim sizin için, “Yorgun Eller” yazısının devamını oku

Sessiz Konuşmalar

Sessiz Konuşmalar

tumblr

Çok şey yaşamadım ey aşık, içsel dünyam kadar dış dünyayla bağlantım olmadı benim, büyük şehirler, güçlü insanlar görmedim, çok dostum çok arkadaşım olmadı, içimdeydim her hastalıklı ruh gibi… Kiminde dehayı tetikleyen bir durumdur, kimine göre tımarhanelere yakın bir yerdeyim. Bu yüzden istesem Nietzsche’yi, Jung’u, Sartre’ı, Karakoç’u ve dahi diğerlerini anlayabilirim yalnız kalarak. Yalnız kalarak böyle kibirli cümleler kurabilirim, Dostoyevski gibi aptalların okumayacağı bir dünyaya seslenebilirim “Sessiz Konuşmalar” yazısının devamını oku

Burak Vural’ın Başına Gelenler

Banka memuru Burak Vural, yere düşen kalemini almaya çalışırken, henüz sabah çayından bir yudum bile almadan hatta, kafasını masanın köşesine çarptı. Saç bitiminin biraz arkasına doğru çarptığı yeri eliyle tutarak doğruldu. Kafası zonkluyordu. Avcuna baktı, kan yoktu. Kafasını bir süre daha tutarak, yapması gereken işlere gömüldü.

Öğlene kadar başındaki sancı geçmedi Burak Vural’ın. Eliyle yokladığında hafif bir şişlik hissediyordu ama  kafasının içindeki uğultudan da bir hayli muzdarip oldu. Yan masadaki Ekrem’e gösterdi kafasını, görünürde birşey olmadığını duyunca akşama kadar çalışmayı sürdürdü. Mesai bitiminde, baş ağrısıyla uzun bir yolculuk sonrası evine varıp, kendini yatağa attı. “Burak Vural’ın Başına Gelenler” yazısının devamını oku