Burak Vural’ın Başına Gelenler

Banka memuru Burak Vural, yere düşen kalemini almaya çalışırken, henüz sabah çayından bir yudum bile almadan hatta, kafasını masanın köşesine çarptı. Saç bitiminin biraz arkasına doğru çarptığı yeri eliyle tutarak doğruldu. Kafası zonkluyordu. Avcuna baktı, kan yoktu. Kafasını bir süre daha tutarak, yapması gereken işlere gömüldü.

Öğlene kadar başındaki sancı geçmedi Burak Vural’ın. Eliyle yokladığında hafif bir şişlik hissediyordu ama  kafasının içindeki uğultudan da bir hayli muzdarip oldu. Yan masadaki Ekrem’e gösterdi kafasını, görünürde birşey olmadığını duyunca akşama kadar çalışmayı sürdürdü. Mesai bitiminde, baş ağrısıyla uzun bir yolculuk sonrası evine varıp, kendini yatağa attı. “Burak Vural’ın Başına Gelenler” yazısının devamını oku

Hatan kadar insansın

Hatan kadar insansın

Eğer, demiş Kutlu Nebi, siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi helak eder; günah işleyen, ardından da istiğfar eden bir kavim yaratır, onları mağfiret ederdi. Yani hata işlemek üzere buradasın. Adem’in evladısın, o meyvadan yersin elbet. Musa’nın Rabbine inanıyorsun, eline sahip olamaz, taraf tutmak adına cinayet işlersin mesela. Yunus nebidir yoldaşın, şehre kızar, ümidini kesip vazgeçer, gemiye binip kaçarsın.

“Hatan kadar insansın” yazısının devamını oku

Zamanın kölesi olmak, zamana sahip çıkmak

Zamanın kölesi olmak, zamana sahip çıkmak

Hikayeyi baştan alalım: biz insanlar zamandan bağımsız olamıyoruz. Fakat nedir bu bağımsız olamamak? Esiri miyiz bu şartların, kölesi miyiz zamanın? Aşamayız mı zamanın bize taktığı zincirleri, onun emirlerine karşı gelemez  miyiz?

Eğer zamanı, bize rağmen ve bize karşıt bir güç olarak tanımlıyor olsaydım yukarıdaki soruların cevaplarını arardım. Fakat bu sorular temelde bir yanlış zıtlaşmayı esas alıyor ve bu esas üzerinden cevaplar bekliyor.

“Zamanın kölesi olmak, zamana sahip çıkmak” yazısının devamını oku

Suriye’ye Bakıp Kendimizi Görmek

Suriye’ye Bakıp Kendimizi Görmek

Biz modernler, olayları, olanları ve fikirleri kendimizden soyutlayarak yorumlamayı çok severiz. Bize göre, ne olsa, bizim dışımızda olur ve biz onu ‘objektif’ bir şekilde, ‘dışarıdan’ gözlemleyebilir, yorumlayabilir ve açıklayabiliriz. Yani biz, bir sorunu ortaya koyarken de, ona çözüm sunarken de kendimizi olanlardan bağımsız tutmayı ilke ediniriz. Olan-biteni dışarıdan daha net görebileceğimize inanırız. “Suriye’ye Bakıp Kendimizi Görmek” yazısının devamını oku

‘Ölüm tarihinizi öğrenin’

‘Ölüm tarihinizi öğrenin’

Hangimiz ister bunu? Ölüm tarihimizi bilsek hayatımız zehir olurdu, çünkü herşeyi, öleceğimizi unutmak için tasarlıyoruz aslında. Bir tür avunma diyebiliriz buna. Ameliyata girmeden önce izlenen tv dizisi gibi yani. Endişemiz hafifliyor mu? Hayır, aksine, tüm yaptıklarımız, bizim için değerli olan herşey, bizi biraz daha ölümden endişe eder hale getiriyor. Kaybetme korkumuz hep büyüyor.

“‘Ölüm tarihinizi öğrenin’” yazısının devamını oku

Derdimiz Dert Değil

Derdimiz Dert Değil

Neden bu haldeyiz sorusuna en aptalımız bile ‘hangi haldeyiz?’ diye karşılık vermez. Halimiz ortada, elimiz kolumuz bağlı. Neden bu haldeyiz sorusu aslında kendi içinde cevabını da saklıyor: çaresiziz. Çareyi bilmemek en büyük çaresizliğimiz.

Çareyi neden bilmediğimizi sorarsak, esas sorumuzu sormuş oluruz herhalde. Çare, bilinmediği sürece çare değildir çünkü. Biz cevabını bilmediğimiz sorularla birden karşılaşmadık, önce sorularımızı sormayı bıraktık, sonra cevapsız sorular sardı etrafımızı. Kendimize, insanlığa ve Yaradan’a sorular soracaktık halbuki; ama ya aldığımız bir cevapla tatmin olduk yada sorulardan birinin çetrefilliği bizi soru sormaktan vazgeçirdi, belki ikisi de. Sonuçta ‘insan’ı sorusuzluğuyla başbaşa bıraktık.

“Derdimiz Dert Değil” yazısının devamını oku