Masalın Sözlü Tarihi ve Sözün Omurgası


Yazar: Ömer Gülen

Metafiziğin dili diye bir şey yoktur. Metafizik gelenek içinde şekillenen kavramların türlü dönüşümler ve farklı katmanlar içinde yaşadıkları yerde yalnızca ve daima insanın kendi dili vardır.

GADAMER

Aisopos

Böyle ciddi bir başlık altında yazacaklarım hepimizin bildiği “Karınca ile Ağustos Böceği” masalı hakkında olacak. Nerden başlamalıyız bilmiyorum. En iyisi masalın bilinen ilk anlatıcısını yani Trakyalı Aisopos’u (Ezop) ziyaret etmek. Öncesinde şunu belirtmeliyiz ki masalın bir öncesi var mı bilmiyoruz. Genel kültür tarihi içinde bu tip masallar hep Hintliler tarafından anlatılmıştır. Kelile ve Dimme, Tûtiname gibi. Aisopos’un yaşadığı tarih, İÖ. VI. yüzyıla kadar geri gider. Bu biraz da Herodot, Aristophanes, Platon, Ksenophon gibi tarihçi, felsefeci ve edebiyatçıların kendisinden bahsetmesi sebebiyle kabul edilmiş bir tarihtir. Aisopos masallarını büyüklere hatta efendilerine anlattı. Kendisi bir köleydi ve rivayet edilir ki anlattığı masalları çok beğenen efendisi özgür olmasına izin verdi. Masallarını sadece efendisi değil tüm Yunanlılar hatta Yunanlı saygın filozoflar da çok beğenmişti. Sonraki yüzyıllarda tekrar tekrar anlatılacak olan bu masalı önce okumamız gerek.

“Karınca bütün yaz durmadan buğday, arpa ve bulduğu her tür tohumu toplayıp kışın yiyecek bir şeyleri olsun diye evinde depolamış. Bunu gören ağustos böceği herkesin gezip eğlendiği yaz döneminde köleler gibi çalıştığı için onunla alay etmiş. Karınca hiç cevap vermeden işine devam etmiş. Zaman geçip soğuklar başlayınca hiçbir yerde yiyecek bulamayan ağustos böceği açlıktan ölmek üzereyken karıncayı hatırlamış, evine gidip yardım istemiş. “Eğer benimle alay edeceğine çalışıp tohum toplasaydın, şimdi bu duruma düşmezdin” diye cevap vermiş karınca.”

Bir köle efendisine niçin böyle bir hikaye anlatır. Efendi-köle ilişkisine yönelik ustaca kurgulanmış bir tariz miydi? Belki de sadece bir masal anlatmak istemişti. Klasik bir eserden, büyük modern anlatıların inşa edildiği ‘yamuk bakıştan’ imtina edersek masal ama öğretici diyebileceğimiz doğrudanlığı yakalayabiliriz. Masalın karşısında ‘çocuksu bir merak’ uyandırıp aklı askıya almak. Neyse ki böyle ciddi meseleleri konuşmak, masalımıza zarar vereceğinden dolayı kaldığım yerden masalın tarihine devam etmeliyim.

Septuagint ya da Süleyman’ın Meselleri ve Hz. İsa

Aisopos’un masallarını Yahudiler dinlemişler miydi? Bundan şüphe etmememizi gerektiren tarihin en güzel ve en garip kültürel karşılaşmalarından biri İsa’dan önce üç yüzlerde İskenderiye’de yaşandı. İlk başlarda iki tarafta birbirinin durumundan memnun değildi. Akdeniz’in bu iki kadim kültürü birbirlerini pek kibirli bulmuşlardı. Birinin tek-tanrısı ötekinin mitologyası vardı. Birinde bilgelik ötekinde hikmet vardı. Zamanla karşılaşmadaki politik iticilik ortadan kalkar ve süreç bir tanışmaya dönüşür. Helenizmin kültürel zenginliğindeki çeşitlilik kendini göstermeye başlar. Felsefe ile inanç iç içe geçer. Tanrı ile Logos. İsimler yer değiştirir. Yunanlılar Yahudi ibadetlerini taklit etmeye başlar, Yahudiler elbiselerini değiştirmeye başlarken Yunan felsefesine yönelik derin bir entelektüel meraka kapılırlar. Homeros’u, Heseidos’u, Ploton’u, Aristotales’i öğrenirler. Bunun karşılığında Yunanlılar, Kitab-ı Mukaddesi (Septuagint) ve hikmeti öğrenir. Yani İsa’nın doğuşu için tarih hazırdır. Biz henüz İsa’ya gelmeden önce bu karşılaşmanın sözel bir üretimi oldu mu onu bilmemiz gerekir.

Bu noktada bir kanaat bildirmek benim haddim değil. Ama ciddi dinler tarihçileri, Kitap-ı Mukaddesin tarihsel anlatıma dayalı yapısının bu dönem itibariyle bittiğini ve hikmet temalı Eski Ahit metinlerinin oluşmaya başladığını belirtirler. Bu yorum bana hep doğru göründü ama biz masalımıza geri dönersek Karınca ile Ağustos Böceği masalının daha ağırbaşlı, dini ağırlığı baskın bir benzeriyle Süleyman’ın Meselleri 6. 6-15. bölümler arasında karşılaşırız.

Ey tembel kişi, git, karıncalara bak,

Onların yaşamından bilgelik öğren.

Başkanları, önderleri ya da yöneticileri olmadığı halde,

Yazın erzaklarını biriktirirler,

Yiyeceklerini toplarlar biçim mevsiminde.

Ne zamana dek yatacaksın, ey tembel kişi?

Ne zaman kalkacaksın uykundan?

Biraz kestireyim, biraz uyuklayayım,

Ellerimi kavuşturup şöyle bir uyuyayım” demeye kalmadan,

Yokluk bir haydut gibi,

Yoksulluk bir akıncı gibi gelir üzerine.

Süleyman’ın Meselleri metninin yazarını bilmiyoruz. Metin ‘tanrı korkusu ve hikmetli davranış’ özelinde öğütler içermektedir. Fazlasıyla ‘gündelik hayatın’ ne derece ağır bir gerilimle insan üzerinde psikolojik baskı kurduğunu anlatır Süleyman. Alıntıladığımız bölüm, metnin rasyonel öğütleri arasında çok şaşırtıcı durmaz. Gerçekten de akılcı dindarlıkla, ölüm arasında mahiyeti anlaşılmayan bir söylemle karşılaşır okuyucu. Bu belirsizliğin sürdüğü bir tarihi süreç sonrasında Yahudi cemaatlerinin (Sadukiler, Ferisiler ve Esseniler) ortaya çıkması  şaşırtıcı değil. Her türlü itiraza açık bir düşünceyi dile getirmemiz gerekirse burada Yunan aydınlanmasının Yahudi inancı içerisinde ortaya çıkardığı bir rasyonaliteden bahsetmemiz gerekir. Tam bu noktada Hz. İsa’nın hikmet vurgusundaki tevekkül hali daha iyi anlaşılacaktır. İsa’nın vaazlarında bizi tekrar masala yaklaştıran bir durum var. Matta 6. 25-34. bölümler arasından okuyoruz.

“Bu nedenle size şunu söylüyorum: ‘Ne yiyip ne içeceğiz?’ diye canınız için, ‘Ne giyeceğiz?’ diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi? Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz? Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir? Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, bütün görkemine karşın Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi. Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı’nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey kıt imanlılar? “Öyleyse, ‘Ne yiyeceğiz?’ ‘Ne içeceğiz?’ ya da ‘Ne giyeceğiz?’ diyerek kaygılanmayın. Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız bütün bunlara gereksinmeniz olduğunu bilir. Siz öncelikle O’nun egemenliğinin ve doğruluğunun ardından gidin, o zaman size bütün bunlar da verilecektir. O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter.”

Metni ait olduğu tarih içinde okuduğumuzda mesaj bizi daha çok etkiliyor. İsa, Yunan aydınlanmasının gölgesinde kendini yenileyen Yahudiliği tekrar ait olduğu metafiziğe geri çağırırken gelenekle de hesaplaşmak zorunda kaldı. Bu bir kaderdir. Reformist muzırlıkları ayrı tutarak belirtmemiz gerekir ki, hikmetle ilgili duyarlılık her zaman hem gelenekle hem de çevresindeki modern yaklaşımlarla hesaplaşmak zorundadır. Dolayısıyla modernlere karşı gelenekçi, gelenekçilere karşı modernist görünmek bir zorunluluk olup çıkar ortaya. Bu çıkmazı sadece politik tavır bozar. Kuran-ı Kerim Hz. İsa’nın mesajının güvenli kıldığı metafizik ortamın içinde logosu dini düşünceye dahil eder. Kuran’ın mesajı modern zamanlara kadar, maddi ve manevi anlamın iki katmanını da tek bir tevhidi duyarlılık üzerinde ikame etmeyi başardı. Her türlü kafa karışıklığını Allah resulü teminat altına almıştı. “Eğer siz Allâh’a hakkıyla tevekkül edebilirseniz, sabahleyin karınları aç gidip, akşamları tok olarak dönen kuşların rızıklandığı gibi rızıklanırsınız!” (Tirmizî Zühd, 33; İbni Mâce, Zühd, 14)

Modern Zamanlar, La Fontaine, Ekrem, Fikret, Karakoç

Dostoyevski izin verirse Engizisyonda yargılanan İsa’nın Protestan (Kalvinci olmaları muhtemel) yargıçlar tarafından suçlandığını iddia edeceğim. Suçu eski inançları temsil etmesiydi ve karar, eskimiş dindarlığıyla birlikte tarihten sürgün edilmesiydi. Çağ modernleşme çağıydı ve eskiye dair her şey yeniden ele alınacak, sorgulanacak ve gerekli görülen tarih kırıntıları elde edildikten sonra yargı kesin olarak aydınlanmanın gerektirdiği konsept neticesinde karara bağlanacaktı. La Fontaine bu büyük tarihi dönüşüm içinde kendine nasip çıkardı ve çocuklar için Aisopos’un masallarını yeniden düzenlemeye karar verdi. Bakalım o nasıl anlatmış masalı.

Ağustos böceği bütün yaz

Saz çalmış, şarkı söylemiş.

Karakış birden bastırınca

Şafak atmış zavallıda;

Bir şey bulamaz olmuş yiyecek:

Koca ormanda ne bir kurtçuk, ne bir sinek.

Gitmiş komşusu karıncaya:

— Aman karınca kardeş, demiş, hâlim fena;

Bir şeycikler ver de kışı geçireyim.

Yaz gelince öderim,

Hem de ziyadesiyle;

Ağustosu geçirmem bile.

Ödemezsem böcek demeyin bana.

Karınca iyidir hoştur ama

Eli sıkıdır: Can verir, mal vermez.

— Sormak ayıp olmasın ama demiş;

Bütün yaz ne yaptınız?

— Ne mi yaptım? demiş ağustos böceği;

Gece gündüz türkü söyledim;

Fena mı ettim sizce?

— Yoo, demiş karınca, ne mutlu size;

Ama hep türkü söylemek olmaz; Kışın da oynayın biraz.

Söz konusu masal, masallar kitabının ilk hikayesidir. Belki de sadece bu haliyle Rousseau’nun, Fikret’in öfkesini üzerine çekmiştir. Söz konusu masal tekrar eski çocuksuluğuna geri döner fakat belli bir yapısal değişiklikle beraber. La Fontaine’in ağustos böceği karınca ile dalga geçmez. Aisopos’un karıncası geçmişe dayalı bir öfkeyi belki de efendi-köle diyalektiğine dayalı öfkeyi dile getirir. ‘Eğer benimle alay geçeceğine..’ Karınca maalesef cimridir bu hikayede. Masal, geleneksel anlatılarda hikayeyi ‘iyiliğe’ bağlayan sonucun yerine Hobbes’un toplumsal ilişkilerde ‘insan insanın kurdudur’ dediği bir kötülük merkezi üzerine oturur. İnsan ilişkileri, insanın kötü olduğu gerçeğinin sözleşmesini yansıtıyorsa karıncanın gerçekçiliğini anlamak zorunda kalıyoruz. La Fontaine doğrudan kamu hayatının Kalvinci acımasızlığını dile getirir.

La Fontaine, masallar kitabının önsözünde Platon’un Sokrates’le ilgili bir alıntısını aktarır. Son günlerini zindanda geçiren Sokrates, üst üste aynı rüyayı görmeye başlar. Tanrı kendisinden müzikle uğraşmasını istemektedir. Müziğin kişiye kazandıracakları hakkında şüpheli olan filozof, tanrının kendisinden şiirle uğraşmasını istediği kanaatine varır. Şiir ama hangi şiir. Burada da kafası karışan Sokrates nihayetinde Aisopos’a benzer şiirler okuması gerektiği sonucuna ulaşır. Gerçekte La Fontaine masallarının şiirsel muhtevasına açıklama getirmektedir. Bu noktada kafamız biraz karışıyor. La Fontaine masallarında teşhis ve intak yapıyorsa ağustos böceği masalda kimi temsil ediyor. Ağustos böceği müzik söylüyor ne garip, tanrı Sokrates’e müzik söyle dedi. Sokrates her zamanki gibi düşündü ve bunun müzik değil şiir olabileceğine karar vermişti ki yine düşündü (Belki de bu son düşünüp karar veren Platon’du) ve şiirin bir kardeş kolu olan masal olacağına karar verdi. Yani her türlü masalın cezalandırdığı kişi şairdi.

Platon devletinde şiiri gereksiz görürken masallardaki öğreticiliğin çocukların ve gençlerin yetişmesine olgunluk katacağını belirterek masalsı şiire izin verir. Şaire sitede yaşama izni yoktur. Bütün bu akıl yürütme neticesinde La Fontaine’ın ağustos böceği kim diye düşünürsek onun şair olduğunu görürüz. Ne yapar şair, şiir söyler. Ama hangi şair şiir söylediği için aç kalmıştır. Bunun ne önemi var La Fontaine için. O söyleyeceğini söylemiştir. Modern hayatta ozana/şaire yaşama hakkı yoktur. Peki niçin sitede şaire yer yoktur. Bu meselenin ağırlığını sadece şiirin toplumların pathosunda nasıl bir işleve sahip olduğunu anladığımızda kavrayabiliriz.

Recaizade Mahmut Ekrem bu masalı yeniden anlatırken, Karınca ile Cıryalyık Hikâyesi’nden mi (Şair Kemal xv. yy. divan ed.) yararlandı yoksa La Fontaine’den mi bilmiyoruz. İki şiirden de haberi olan Ekrem’in Şair Kemal gibi, şiirin sonuna komşu hakkını dahil etmesi henüz modernleşmemiş zihnimizin özel bir yönüne işaret eder. Masalın klasikleşmiş içeriğini bozmaya kadar varan özel bir ethosu temsil eder bu şair duyarlılığı.

İş edip kendine ahenk ile zevk eylemeyi

Yazı beyhude geçirmişti ağustosböceği

Geldi birdenbire vaktâ ki zamân-i sermâ

Başladı kaht ü galâ olmıya dehşet ferma

Ne örümcek kurusu var ne de bir sivrisinek

Yok idi hâsılı bir habbecik olsun yiyecek

Şiddet-i cû’ ile bîçâre ezildi bitti

Komşusu mûra gidib hâlini i’lâm etti

Sâl-i âtîye kadar eylemeyi sadd-i ramak

Bir iki habbe ödünç istedi pek yalvararak

Dedi ki: “Hem de hulul etmeden evvel mevsim

Ma’a fazla ödemek üzre size söz veririm”.

Etmemiş ‘âdet ödünç vermeyi bir kimseye mûr

Kendisinde bu idi var ise bir parça kusûr

Bu cihetle böceğe sordu ki Vakt-i germâ

Ne idi meşgaleniz bilsek olur mu ‘acabâ ?

Böcek

“Bâri ma’zûr görün eylediniz çünkü su’al

Şevk ile türkü çağırmaktı işim rûz-ü leyâl”

Karınca “İşiniz çünkü tagannîmiş efendim o zamân

Durmayub şimdi de raks eyleyiniz bâri hemân.”

Diyerek mur kapadı babı hemen şiddet ile

Böceği kavdu huzurundan gaza u hiddet ile

Şiddet-i cu’u heva ile ezilmiş bitmiş

Beceğin hali onu fevte reşide etmiş

Der iken düştü yere kaldı zavallı bican

Biriken berf üzerinde kalıbıyla mihman

Kapıdan baktı da fehmetti karınca hali

Çünkü olmuştu ağustos böceği cani

Çekti kurbanını bir yana karınca ol dem

Gömdü toprağa eliyle kapadı pek muhkem

“Ey oğul sen de karınca gibi hisset etme

Öyle bir tab’-ı sakime uyarak yan gitme

Çünkü nakes olanın dostu, muhibbi yoktur

Şeref ve şanı gibi sözü dahi hep koftur.”

Masalı bize Tevfik Fikret de anlatır. Fikret okuyucunun masaldan çıkaracağı ödeve karşı hemen tedbir alır. Karıncanın yaptığı öncelikle hodgamlıktır. Bunu şiirinin girişinde belirttikten sonra şiire farklı bir trajedi ekler. Ağustos böceğinin bir ailesi vardır ve onlar da açtır. Onlar için de yardım ister. Şiir birden masaldan toplumsal bir soruna değinir. Merkezde belki de yine şair vardır. Hayatı belli bir idealizmle takip eden şair şimdi açtır. Sanki Fikret düşmanı Akif’in geleceğini yazmıştır. Kendisinin aç, oğlunun kimsesiz ve donarak öleceği Akif’i. O da yazdığı şiirlerinin bedelini ağır ödeyecektir.

Karıncayı tanırsınız

Minimini bir hayvandır

Fakat gayet çalışkandır

Gayet tutumludur, yalnız

Pek hodgamdır, bu bir kusur:

Hodgam olan zalim olur.

Bir gün ağustos böceği

Tembel tembel ötüp durmak

Neticesi aç kalarak

Karıncadan göreceği

Bürudete bakmaz, gider

Bir lokma şey rica eder

Der ki: – Acıyınız bize

Çoluk çocuk evde açız

İanenize muhtacız.

Karınca bir yüreksize

Layık huşunetle sorar:

– Aç mısınız? Ya o kadar

Uzun, güzel günler oldu.

O günlerde ne yaptınız?

Böcek inler: – Açız, açız

Bakın benzim nasıl soldu

O günlerde gülen, öten

Sazla, sözle eğlenen ben

Bugün bakın ne haldeyim!

Vallah açız, billah açız,

Halimize acıyınız!

Karınca eğlenir: – Beyim,

Şimdi de raksedin, ne var?

“Yazın çalan kışın oynar.”

Masal Sezai Karakoç’ta bambaşka bir anlatıya dönüşür. Karakoç’un öfkesi Aisopos’a ya da La Fontaine’dir. Şairin umurunda değil masalmış, öğütmüş. O Batı’nın nesneyi tanımlarken içine düştüğü keyfiliğe kızgındır. Bir masalda bile bunu yapmışlardır ve varlığın kendi özsel değerini, insan zihninin en alelade kibri içinde tahrif etmişlerdir/tanımlamışlardır. Karakoç, masalı yapı-sökümüne tabi kılarken modernizmin, doğayı yok eden, fesada boğan kibrine karşı, ağustos böceğinin varlığını bir muştuya dönüştürür. Doğayı ağustos böceğinin varlıktaki yeri özelinde anlatır. O büyük bir coşkuyla şiirin müziğin varoluşun peşindedir. Ve yukarıdan bakar La Fontaine’e, ona  kulak kesilenlere.

böcek ki akıtıyor damla damla ağzından

üzüm ballarında süzülmüş ağustosu

titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı

ağustos bu seste

bu durmayı unutmuş seste

çam diyor ağustos böceği

çamlara kasideler söylüyor

tanrı’ya yakarıyor nesli tükenmesin diye

bu hanedanın

ağaçlar içinde şah ağaç olan bu hanedanın

ey masalcı adam iftira ettin sen

bu harikalar harikası böceğe

onu suçladın tembellikle

en çalışkan onu görüyorum ben

hiç bir karşılık beklemeden

yazı ağustosu çamı çınarı

tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı ve çınarı

ağacın dalında güneşe doğru yaklaşarak

suyun, bir damla suyun değerini altın ediyor

çiğ damlası bir zümrüttür diyor

susadıkça eşsiz sesiyle şarkılar söylüyor

ilahiler okuyor güneşe gönderiyor

sen bunları levha levha kızart diyor

bir daha yanmayacak şekilde kızart diyor

kıyamete kadar kalsın insanlığa uzat diyor

güneşi yakıcı güneş bilen gölgeyi reddeden

gölgede saklanma kurnazlığını reddeden

aç kalma pahasına olsa da öten

susamanın armonilerini en iyi bilen

matemden alevden bir gömlek giyen

yapraktan bir saray ören

sesini bir şehir gibi boşaltan nehre

dağlara kırlara ve ormanlara zerre zerre

sonra kış gelince karıncalar saklanır toprak altına

herkes bir önlem almıştır o hariç

o hep iyiyi güzelliği yaşamış

özgürlüğe dalıp çıkmış yalnız özgürlüğe

öbürleri hep gerçeklik taslamış

ama o hep gerçeği aramış

gerçeği aramağa çağırmış

ve gerçeği yaşamış

sizin acımanıza gülüp geçiyor

sizi gidi faydacılar çıkarcılar sizi

üzülmeyin evi yok yuvası yok diye

kışlık erzak biriktirmemiş diye

sizin acımanıza yok onun ihtiyacı

– sahtedir zaten acımanız

siz ancak alay edersiniz acımasız–

özgürlüğün sesidir o ürkmez korkmaz

titremeden geçer gündüzden geceye

bir başka ağustosta yeniden doğacaktır

ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde

tanrı’nın sırrıyla bir mucizeyle

–oysa nesli kesilmeliydi size göre–

ama hiç bir zaman hiç bir yerde

sönmez tanrının yaktığı meşale

istersen bir böcekte olsun o meşale

temmuzda ağustosta ağaçlar cayır cayır yanarken

yalnız o, odur teselli eden dayanın diyen

yaşamanın en büyük ilkesi sabrı öğütleyen

yavru kuşlara masallar anlatarak geceye serine götüren

adeta güneşle onların arasına bir perde geren

şırıl şırıl sesiyle onları serinleten

gözlerine ışıltılı vahalar gösteren

çeşmelerden su sesleri alıp getiren

sesiyle – o ufacık gövdesinden tüten–

dağ gibi sessiz korumasız bahçeyi örten

herkese her yere mutluluk saçan sevinç serpen

dünya cehennemine cenneti karşı diken

ışık kıyametine mızraklar havale eden

harbeler gönderen oklar atan sesinden

ağustos böceği deyip hor gördüğümüz

minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan

hiç yere hiç bir şey yaratmamış olanın

bize gönderdiği bir muştucu o yaratık

uyarıcı ve muştucu bir yaratık

– tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır

anlayan için muştucu duyan için uyarıcı –

ateşle dans eder o güneşle dans eder

çırçıplak çıkar güneşin karşısına

belki yaşayamaz güneşi eksik kışta

fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır.

sezai karakoç

 

Görsel kaynağı: https://art.caitlinpisha.com/

Masalın Sözlü Tarihi ve Sözün Omurgası” üzerine bir yorum

  1. Ömer hocam, çok hoş bir yazı. Kazı olacaksa bu şekilde olmalı, diyecek denli güzle bir yazı. Çok beğendim, ellerinize sağlık, Türkçenize kuvvet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s