Susma Hakkı

1.

Bir şarkı ile başlar her şey. Dumanlı dağlar başında nefessiz kalmak gibi bir şeydir. Başını ellerinin arasına almadan âşık olmak demektir. Önce gözleri… Hatıra gelince yanardağları buz kesen bir hava ile birliktedir. Sinsi bir soğuk, cezbeden bir alev… Gel yak beni ey aşk dedirten bir edayı soluklara mühürleyen bir pençe gözler… Nehirleri çağlatan, ceylanları ağlatan, aşığa bel bağlatan gözler… Sinsi değil mi a? Gözler şimdi sinsi değil mi? Bırakıp da bir an hatırdan silinmez mi?

Gider gözler… Önce gelir bağlar böyle de sonra gider, ağlar nehirler… Ondandır sel, ondandır yamaçlardan aşağı kendini salan toprakların çığlıkları, ondandır biteviye yağmurun susuzluğu…

Bitti… Gözlerin gidince ilham gitti…

Yazmıyorum.

 
2.

Aslında doğumunda sormalıydım: niye geldin?

Burasının soğuk, burasının vahşi, burasının derbeder olduğunu hadi bilmiyorsun diyelim. Hadi diyelim ki merak da etmedin ve geldin işte. Sormadın da ama… soru sormanı gözlerimin içine bakarken hiç düşünemiyorum. Ne zaman ayrılıyor alev gözlerin o zaman aklıma geliyor keşke sorsaydı diye. E şimdi? Ne şimdi? Ya Pazar, ya sefer. İşte geldiğim nokta bu. Suların aktığı dünyanın en derin yerine akmaktan daha ulvî bir gaye ile belki. Anlamadın mı?

 Anlatayım:

Sen sustun bana baktın. Ben sustum bana baktım. İkimiz de bana baktık. Halbuki ikimiz de ayna idik, birbirimize bakmalıydık; ki kendimizi görelim. Sen hatalarıma, ben doğrularıma baktık. Sen doğrularıma, ben hatalarıma bakmalıydık. Yani suya atmalıydık iyiliği ve çöpe atmalıydık kötülüğü. Kötülük çok mu muğlak kaldı?

Biraz açayım:

Biraz gevşedik, hafif hafif esnedik. Rahattı koltuğumuz ve güzeldi müziğimiz ve tatlıydı damağımız. Sırtımız pek, altımız döşek; yer yuvarlak, gök toparlaktı. Ve bize hesap sorulmazdı. Biz ki biz idik, dere tepe düz idik ve nereden baksak öyle görüyor idik. Doğru idik, güzel idik, hoş idik. Kelime oyunları yapar susar, cümleleri hep üç nokta ile tamamlar, gerisini okuyucuya bırakır idik. Uzun değil kısa cümleler kuruyor idik ama yine satır aralarında kayboluyor idik. Bozuntuya vermeyip: Ben de inecektim zaten der idik. Çok mu yakındım?

Dur söyleyeyim:

Kocaman nehirleri durduracaktık, dağları un edip üzerine atacaktık. Hayallerimiz vardı. Susmak haramdı; bir de aşık olmak. Beterin de beteri var deyip yıldızları sayar, hayal kurardık. Hayal? Ya meyal? O da vardı. Şimdi iş nereye vardı. Gelecek diyordum… evet muhakkak gelecek ama nereye gelecek, nasıl geecek. Biz nerede, gelecek nerede. Gelecek nerede? Sahi gören var mı? Göremedin mi?

Hemen göstereyim:

Susarak konuşmak zamanı geldi herhalde. Çünkü kelimeler boğazımı yırtıyor, çok acı çok sert sözler. Ama gözler? Onlar yumuşak, onlar acıya alışık. Onlar söylesinler. Evet onlar söylesinler. Bırakalım söylesinler. İsterseler şimdi söylesinler, isterseler sonra söylesinler. Söylesinler. Çok mu konuştum?

 Biliyorum, bak susuyorum.

Yorumlar (1) »

Nisan

Bu ayın hâline inat, düştü gönlümden bir yaprak daha

Belki de sonuncusuydu bu

Sayamadığım dökülen umutlarımın

Hergün akıttığım yaşların sonuncusuydu belki de

Bir damla daha kalmayan gözyaşlarımın.

Verdiğim kalbime karşılık verdiğin cevaptandı gökyüzünün kızıllaşması

Kan ağlıyordu gecelerim

Gün doğmadan doğan düşüncelerim

Teslim etti beni sana

Gözlerine hapsoldu gözlerim

Ve ellerim mahkum oldu seni yazmaya,

seni anlatmaya

Soğuk bakışlar altında son yaprak da düştü

Nisan bitti.

Şiir bitti.

Ben de bittim.

Yorum bırakın »

Bağdat

Bir kurşun yedi sol yanından

Kangren vurdu içli yarasından

 

Kapanırken gözleri, imanla

Bir feryat koptu bağrından

 

İnledi Bağdat düşerken bombalar

Göğsü daima şahadet pompalar

 

Vurgun yedi beyninden İslamiyet

Titredi ve düştü yere masumiyet

 

Koşarken engin deryalara hürriyet

Yakalayamazdı onu asla teslimiyet

 

Kurşun yağdı yağmur yerine

Füzeler savruldu yaprak yerine

 

Sokaklarında gezindi medeniyetin tankları

Yerle bir etti cehennemin ateş bumerangları

 

Sönmeyecek elbet bu kutlu meşale

Dayanır elbet iman çaresiz işgale

 

Uygarlık dedikleri maymunlar misali

Gerçekten hayvanlar! Daha medeni

 

Batarken ışık saçan güneş ufukta

Hilal elbet doğacak engin boşlukta

 

Sanma bitecek. Bu, dinmez abıhayat

Bize yeter bu iman, bu maneviyat

 

Gideceğimiz yer yek, aynı makber

Kalpte iman, dilde tekbir: Allahuekber.

Yorumlar (1) »

Serap

İnsan işte… Hayatındaki ‘imkânsız’a ulaşmak için yaşayan tür.

O’na ulaşamayacağını bilerek hayal eden.

* * *

Hayalinde oluşturduğun ‘imkânsız’ı görebilmek…

Benimki sadece bundan ibaretti.

Yorumlar (1) »

beklemiyorum artık

Karanlık sokaklarım,

Aydınlık günlerimi beklerken,

Umut dolu kalim,

Hep seni bekledi .

Yollar giderken vuslata,

Hep sen geleceksin diye,

Issız kavşaklar da bekledim,

Karşıma çıkarsın diye…

Ama beklemiyorum artık,

Yaşam benim için ilerlemek,

Sen yetişirsen yetiş,

Ben beklemem artık.

Yaşam, benim için savaş ,

Savaş ki kazan yavaş yavaş,

Kim bekler harpte yaren,

Ben mi bekliyeyim artık seni yaren.

Yorum bırakın »

Eşikte Durmak

Eşikte durmak, insanın, yaşadığı an itibariyle, kendisi için tehlikeli olan bir konumda, sınıra gelmiş olma halidir. Yaptığımız bu tanımı bir örnekle açıklamak gerekirse, Hz.Adem ile Hz.Havva’nın, Allah’ın emirleri ve şeytanın fısıltıları arasında kalmış olmalarını bir misal olarak ittihaz edebiliriz. Kuran’da şöyle buyuruluyor: “ “Ey Adem! Eşinle birlikte cennete yerleşin. Dilediğiniz yerden yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın; aksi halde zalimlerden olursunuz.”/ Ne var ki şeytan, kendilerine kapatılmış olan avret yerlerini onlara göstermek için içlerine vesvese sokmuş ve şöyle demişti: “Bu ağacı, Rabbınız, sadece iki melek, yahut ebedî kalıcılardan olmamanız için menetti.”/ Bir de onlara “Ben size nasihat edicilerdenim” diye yemin etmişti.”
Hz.Adem ve eşi Hz.Havva, Allah’ın, onlara “şu ağaca yaklaşmayın” emrinden sonra, şeytanın, yasaklı ağacı, onlara ebedîlik sırrı olarak göstermesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Işte tam da bu durum, Hz.Adem ile Hz.Havva’nın eşikte durma halidir. Zira onlar, şeytanın fısıltılarına maruz kaldıkları bir konumda, o ağacın meyvesinden yeme kararının arefesindedirler ve sınıra dayanmışlardır.
Rasim Özdenören’in “Eşikte Duran İnsan” adlı kitabı, eşikte duran Müslümanın hali pür melalinin ve bu halden nasıl kurtulacağının öyküsüdür. Burada yüklem olarak kullandığım öykü kelimesi, eserin türüne dair bir yargı değildir. Eser Rasim Hoca’nın denemelerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Ancak denemelerin birbiriyle olan sıkı ilişkisi, bu kitabı, olayların birbiriyle olan münasebetinin kuvvetli olduğu bir öyküye benzetmemizi sağlıyor. Kitabın dikkatli okurları, denemeleri okudukça, kademe kademe, eşikte duran Müslümana nasıl yol gösterildiğini fark edeceklerdir.
Eşikte duran insanın geleceği, o insanın eşikte durduğunun farkında olup olmamasına bağlı olarak değişecektir. Eşikte durduğunun farkında olmayan insan, içinde bulunduğu nihai pozisyonun gerektirdiği şekilde, aslında bir sona doğru ilerlemektedir. Ve bu durumda o insanın yapabileceği bir şey de yoktur. Ne yazık ki o insan mukadder olan sonunu yaşayacaktır. Peki bu son, onun için her şeyin bittiğini mi ifade etmektedir? Bundan sonra yapılacak bir şey yok mudur? Her sonun yeni bir başlangıç olduğu düşünüldüğünde, o insan için yeni bir inşa sürecinin başladığını söylememiz mümkün görünüyor. Nitekim sona yaklaştığının farkında olmayan Hz.Adem ile Hz.Havva, cennetten kovulduktan sonra yeni bir sürece girdiklerinin farkına vararak hareket ettiler ve başarılı oldular. O halde sonuç olarak, kayda değer olan şey insanın içinde bulunduğu durumun farkında olmasıdır.
Eşikte durduğunun farkında olan insan için nasıl bir süreç işleyecektir? Şüphesiz bu insan bundan sonra atacağı her adımı bilinçli bir şekilde atacaktır. Eğer bilinçli hareket etmiyorsa, bu demektir ki aslında o insan eşikte durduğunun farkında değildir. Salt bilinçli olmanın o insan için yeterli olup olmadığı, sorulması gereken kilit sorudur. Önemli olan, bilinçlenme sürecinin, o insanın, varlık karşısında içinde bulunduğu mevkiye uygun olup olmamasıdır. Zira yanlış bilinçlenme, bilinçsizliğin doğuracağı sonuçları hatta daha kötülerini doğurabilir.
Şimdi, bu noktadan itibaren Müslüman bireyi ele alalım. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir insandan, İslamî bilince uygun hareketler sadır olmayabilir. Bu insan, duruşuna aykırı bir tavır takındığında, yanlış bir bilinçlenme sürecine girilmiş demektir. Girmiş olduğu bu süreç onu sürekli hata yapmaya sevk edecek ve sonunda o insan, kendisini, içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağında bulacaktır. Dolayısıyla olması gereken, “Müslümanım” diyen insanın değer ölçülerinin de İslamî olmasıdır. Değer ölçüleri İslamî olmaktan çıktığı nispette bireyselleşir ve hayat, seküler bir tabanda sürdürülmeye başlar. O halde Müslüman, dinin bireysel değil, ilahî bir gerçeklik olduğunu unutmamalı.
İslamî bir bilinçle donanmış Müslümanın kendisine “ Ne yapmalıyım?” sorusunu sorması ve böylece aktif bir sürece dahil olması gerekmektedir. Kendisine devamlı surette soracağı bu soru, bilincinin açık kalmasını sağlayacak ve onu düzenin dikte ettiği değer yargılarını üstlenerek hareket eden edilgen bir fail olmaktan koruyacaktır. Tam da bu noktada, bir Müslüman için Hicretin felsefesini yapıyor Rasim Özdenören : “ Hicret, küfrün kurulu düzeninin empoze ettiği kuralların ve ilkelerin zihinlerden kovulması anlamıyla içselleştirilirse, bu durumda, küfrün değerlerini zihinden tard etmek de hicrete götürür bizi. Böylece Hicret, küfrün kurallarına bağlı kalarak onunla mücadele etmek kabilinden ortaya çıkan paradoksal durumdan çıkmanın ve onun üstesinden gelebilmenin bir yöntemi olarak belirmektedir.”(sf.39)
Zihinsel hicretin idrakine varan Müslüman bireyin sorumluluğu şu ifadelerde ortaya çıkıyor: “ İslam’ın yeniden hayat sahnesine girmesi ve onun yaşanılabilir hale gelmesi birey olarak benim sorumluluk alanım içine düşmektedir. Burada yapabileceğim şey birey olarak bizzat İslam’ı yaşamam ve toplum için de İslam’a doğru onların önünü açabilecek bir etkinlik göstermem olacaktır.”(sf.46) bundan böyle Müslümana düşen Peygamber Efendimizin (s.a.s.) “Din uygulamadır” şeklinde dillendirdiği anlayışa hayatiyet kazandırmaktır. İslam’ı zahiren ve batınen yani tasavvufi olarak, sabır, itidal, istikrar formülasyonu içinde yaşayacak ve haya makamından ayrılmayacaktır. Yine Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifinde buyurduğu gibi: “ Utanmıyorsan dilediğini yap!”

Yorumlar (3) »

Gözüme Gözün Kaçtı

İşte yine oldu.
Ve yine yaşaran bir göz.
Sadece senin o masumca bakan gözlerin için.
Sadece tek bir tebessümün için.
Sadece senin için.
Sadece.

Yorumlar (2) »

Yusufçuk

Yusufçuk siyah potinlerden sıyrıldı, kelebek esvabını giymek istiyordu her zaman. Hafif melodili bir zeminin üstünde uçuyordu.Meğer melodiler musikiymiş. Itri besteliyormuş musikiyi. İşini, avurtları kaybolacak kadar yanaklarını şişirerek icra ediyordu Itri. Musiki, enstrümanından kırılarak kıvrıla kıvrıla dağılıyordu atmosfere. Camdan kafesten çıktığında duyduğu bu musiki fethetmişti kalbini yusufçuğun. Zenaatını icra biçimi de mest etmişti yüreğini. Gözleri başka alemlere dalmış ,başka buudların semasına ulaşmış ve rahmet bulutlarını kaynatıp taşırmıştı.

Kafur elleri kadit parmaklarıyla iki gözünün tam ortasına çakmıştı usta, mil çivisini. Kırpıştırıp açmıştı gözlerini yusufçuk; fakat ortada ne usta ne de mil kalmıştı. Cam kafesinden de ayrılmıştı.

Şimdi havada özgürlüğü ıtri tadında yaşıyordu. Maveradan gözünü ayırması uzun sürmemiş ustanın tarifine benzeyen bir gölgeyi yakalamıştı göz bebekleri.

Ayakları matkapın duvarı delmesi gibi yeri delerek toprakta ıstırahata çekilmiş,elleri göğü alabildiğine kucaklamış ;havanın kara sularına demir atmıştı bu gölge.

Kollarının her birinde ayrı ellerle diller vardı. Ve bunlarla binbir dilini kullanıp Allahı zikreden mellekleri andırıyordu.Yusufçuk bu şeye hayran olmuştu. Onun adını anımsamaya çalıştı. Zira usta adını söylemişti varlığın. Kışın odun,yazın ağaç. Kış geldimi kemikleri ortaya çıkıp çıplak vücudu tatlı beyaz kefen giyiyor baharda odundan hayat tomurcukları fışkırıyordu ağacın.

Ağaç ,demişti usta; ondan zarar gelmez, en nihavend nakışları en cana yakın muameleyi ve meskeni ondan görecek ve bulacaksın demişti.

Ne de çok seviyordu ustayı!o dünyanın en güzel elleriyle ne de güzel çakmıştı o mili. Kanat çırptığında sadece böyle içinde nergizler ,papatyalar, laleler ,güller yetişen ve ehil otlar yeşeren bahçelerden geçmemiş bataklıklar üzerinden de seyirtmişti.

En büyük hastalığı, gözü gözden sakındırıp yüz haritasını belli etmemek.Binbir maskeyle suratı bohçalayıp sürekli blöf yapmayı;sürekli yalan söylemeyi burda öğrenmişti. Dem ve damarlarına işleyen illeti o kadit parmaklar söküp atmıştı.

Ve bir daha asla ! diyebilmişti.

Bir daha dönmemek üzere bataklıktan cam kafesle ayrılmıştı. Bir daha aynı kurt kapanına düşmemek için ağacın yanına yollanmıştı.

Seyrü seferde neler görmemişti! Ömrünün sol kısmı kokuşmuş anılar mazgalında mahpus, vicdan azabına eş duyguyla sarsıyordu kalbini ve kanatlarını.

Ustasını düşündü, ağacı görürsen ona sımsıkı sarıl. Köklerine kadar tanı onu., orası senin yeni vatanın olacak demişti. Kabiliyetsizlerin temizlemeyi becermediği asırlık kurtları sen atacaksın ağacın gövdesinden. Ama unutma, senin gibi Yusufçuklarda bulacaksın oralarda.Onlara sahip çık. Aranızdaki ayrı düşünceler ayrılık hayatı bulmasın. Hepsini sesinle güzelleştir. Hepsi senin gibi erdemli yusufçuklar olsun. Ağaca vardığında benim namıma da sarıl ona,ölmüş kalbime biraz hayat dolsun,bunu hissedeyim.

Yusufçuk millenmiş gözleriyle ağacı öyle bir kucakladı ki ağaç yeşerip yeşille gönendi ,hayat buldu;gelmeden önce gölgede siyah beyaz kalmıştı sanki; ama şimdi havada donan şimşek gibi parlak ve gök kuşağı gibi rengarenkti.

Kararını vermişti. En güzel dalına yuvasını kuracak o dalda örgüsünü örecekti ,dıştan içe örecekti o örgüyü ve kelebek olacaktı ;hikmet kelebeği .Örgüsünü yanından ayırmayacak, herşeyin miyarı örgüsü olacaktı.Çileyle örmeliydi örgüsünü, dehlizlerde kalmış, balçıklara bulanmış arkadaşlarını bu şekilde kurtarabilirdi.

Ve şafak attığında kızıl horozun müjdesiyle kelebek yerine kaf dağını sırtında taşıyacak bir dev doğurmuştu ağaç.

Yorumlar (1) »

Zümrüt

Zamanın birinde dertlerinden dağlara çıkan bir çoban varmış. Bedeninde ağrıları dilinde türküsü, yaşayıp gidermiş ya… kimse görmesin der kaçar saklanırmış. Koyunlarıyla konuşur, gezerken düşünür, ölmekle yaşamak arasında kararsızlığıyla kavrulurmuş. Onunda daha öncesinde bir hikayesi anlatılırmış da bende mi saklı dermiş, yoksa derdimde mi? Elinde hiçbir şeyi kalmadığını söylermiş arada bir gören olursa da… Sormadan ses vermezmiş, kaçırırmış gözlerini; Hızır zannedermiş gören de düşerlermiş peşine. Sonra ben de bir şey yok; zaten istemem de…

Hayata aldırmadan yaşarken bir gün, iki parça zümrüt bulmuş dağ başında… nereden geldi bu demiş, sarılayım versinler onu bana. Yalnızlığımda onunla bulunayım… Yalnızlığımı biz yaşayayım. Böyle düşünürken, hiçbir hakkı olmadan, kimindir ya da sen kime gitmek istersin diye sormadan uzatmış ellerini. Zümrüt güzelmiş; ama onun da istediği bir sahibi varmış. Burada kelama yakışmayan manaya dair, çoban o pis ellerini zümrüde uzatmış. Tam ellerine alacağına yakın, zümrüt kayıp düşmüş ellerinden. Dağ başından aşağı doğru yuvarlanmış, yuvarlanmış. Arkasından bakakalmış ilk önce çoban. Sonra o da peşinden koşmaya başlamış. Ne kadar çok hızlansa o kadar ayağı takılıyormuş bir yerlere… Terlemiş, koşmayı bırakmak istemiş, artık yürümek gerek mecalim kalmadı; ama neden hala onun peşinden gittiğini de bilmiyormuş. Sonra yolda isimlerin en güzeliyle karşılaşmış. Adı alâ imiş. Demiş ki: Kapıma mı geldin, gelmediysen de ben sana geleyim. Dışarıda da yağmur yağmaya başlamış o sıra… Sormuş bizim çoban: buradan geçen zümrüdü gördün mü, diye.. Gel demiş ben sana sığınak olayım. O bir zamanlar benimle yaşıyordu. Gitti. Onu düşünme, o başkasının oldu, onu bulamazsın artık. Bir an yağmuru düşünen çoban: evet burada bir süre burada kalmalıyım demiş. Sonra günler geçmiş daha çok ısınmış ve hep orada kalmayı arzularken bir gün, alâ’nın onu kandırdığını sezmiş sözlerinden. Kaçıp giderken de büyük bir küfür sallamış ki sonradan çok pişman olmuş, en kötü anında yardım edene yaptıklarından. Ellerine ateşi almış ve diline sürmüş. Dili yanmış konuşamaz olmuş artık. Elleri de aynı şekilde… Ama yine zümrüdü aramak için düşmüş yollara. Düşmüş ki bu sefer hiç durmamacasına, öleceğini bilse peşinden ayrılmamacasına… Sonra bir dereden karşıya geçmeye çalışırken. Ayağı çamura saplanmış. Kurtaramamış kendisini. Çırpınmış yine çıkamamış. Ah demiş mecalsizlik. Eski gücüm bende kalmadı. Şuradan bir kurtulursam daha hiç koşmayacağım o zümrüdün ardından… Artık hayattan umudu kestiğinden, son bir kez bağırmayı arzulamış, sonrada Azrail’in koynuna bırakırım kendimi. Sesi o kadar gür çıkmış ki son nefes gibi… Tarlasını eken ve o tarladan güzel ürünler almasını bilen bir çiftçi koşmuş imdadına. Traktöründen bir halat almış, atmış suya, kurtarmış bizim çobanı. Sormuş çıkardıktan sonra senin ne işin var burada diye… Bizim çoban konuşmayı çok istemiş; ama dilini çözememiş, anlatamamış. O çiftçi o kadar çok iyi biliyormuş ki hayatı sormasına lüzum yokmuş gerçi ama edep böyle olduğundan sormuşmuş, sonra bilmediğini bilen çoban O’nu ona anlatmaya başlamış: Yüzündeki şu çizgiden sen çobansın. Ellerindeki ve dilindeki bu ateşi sen yaktın. İhanet ettin değil mi başkasına. Peki bu yola düşüş neden; aşktan olsa gerek demiş, ama ben bilirim ki dağda saçı uzun kimse bulunmaz bu mevsimde, ancak çobanlar bulunur. Sen hangi kıza vuruldun demiş…

Evet çoban vurulmuşmuş; bir kız değilmiş vurulduğu, öyle biliyormuş… Zümrütmüş. Söyleyememiş.

Para pul; demiş.

Rençper biliyormuş işi… o zümrüt değil kızmış…

Anlatmış…

Kendi kızını sormasına gerek yokmuş; bir onun kızı varmış yine biliyormuş.

Zor bela dilini döndürerek yuvarlanıyordu demiş… Oysa yuvarlanan hiç kimse yokmuş. Kızı yokuştan aşağı inmiş, öyle günler aylar da geçmemiş, o öyle sanmış.

Kızını çağırmış.

Çobana, almış göstermiş. O da insan. Ve sen hiç kadın görmedin… ama Aşık oldun…

Ruhlara yazılan burada değil O’radadır demiş.

Sevgililer hep böyleymiş ama çoban hikaye bilmezmiş. Bilmediği hikayenin kurbanı olmuş. Evini unutmuş, başka mekanlara gark olmuş. Geri dönememiş bir daha, günahkar bir toprağa el uzattığını zannederek, senelerce bir divane, bir mecnun gibi dağ bayır gezmiş. Ve her mecnun gibi ölümü tatmış. Zaten ölümde zevkten geliyormuş… aslında ayrı ayrı kelimelermiş ama… şehirleri bilenler; sulatanları bilenler, burçları da kaleleri de bilirmiş. Hikayeci susmuş sonra…

Masal da böylece bitmiş…

Ama yazıcı susmak istemiyormuş ki… ey aziz okuyucu sana bir şey vermedim; demiş. Bir büyüyü yazdım Bunu okuyansa aşk tarafından büyülenmiş.. Büyü harammış ama; mecazlar arkasına saklanmak içinmiş…

Yorum bırakın »

fısıltı

Yine bir Türk, Yine bir Yunanlı, Yine bir İngiliz… Bu üçlü fıkralarda bile bir araya gelse olacak olan bellidir aslında: Yine bir İngiliz oyunu…

Malum, Youtube mahkeme kararıyla bir süreliğine kapatılmıştı. Kapatmaya sebep videonun yayından kaldırılmasıyla yasak kalktı ama yankı devam etti. Şimdi bir sanal savaş vardı: Türkler vs. Yunanlılar…

Uzun süre iki taraf birbirine ait sitelere saldırılar düzenledi. Bu bir gurur meselesi olmuştu artık. Türk korsanların bir günde yüz yunan sitesini çökertmesi göğsümüzü kabarttı.

Ama sonra ortaya çıktı fail, bir ingilizdi. Yani anlayacağınız, adam cihan harbinden ilham almış, aynı senaryoyu denemeye kalkmış. Biz de yemişiz. Adam bizim yunanı kandırıp –eskiden de öyleydi- Bize karşı onu kullanmış. Olan Hacklenen yüzlerce Türk-Yunan sitesine Kaybedilen onlarca saate olmuş.

Arkadaşlar, bi durun. Bi sakin olalım. Yunanlılar bize düşman değildir; olamaz. Buna Tarihi ve sosyolojik şartlar müsait değildir. Bi kere Türkiye bir İmparatorluktur, olmak zorundadır. Olmasa bile öyleymiş gibi davranmak zorundadır. Tc, gökten zembille inmiş, Artezyen olup yerden fışkırmış bir devlet değildir. Bir süreç dahilinde Kuruluşundan Yüz yıl öncesine kadar zaten Türkiye adıyla anılan bir İmparatorluğun Yegane varisidir. İçinde Yunanlıların da olduğu bir İmparatorluğun. Yıllarca huzur içinde yaşadıktan sonra karşı mahalle kabadayılarının kışkırtmasıyla kavga gürültü ayrılan 73 kardeşin abisidir.

İkincisi; bu iki millet, birbirinden asırlarca kız alıp vermiş bu iki millet, şaşırtıcı derecede birbirine benzemektedir. -Hiç Yunanistan vatandaşı arkadaşınız oldu mu bilmem ama benim var.- Ve işin ilginci, bu benzerliklerden biri gerek iç,gerekse dış güçler tarafından istismar edilmektedir. Milliyetçilikten bahsediyorum. Dikkat ediniz ne vakit iki ülkeden birinde Milliyetçiliğin yükselmesi gerekiyorsa, diğerine çatılır. Ve aynı anda iki taraftada yükselen bu milliyetçilik savaş boyutuna kadar gider. Yunan gemileri Türk sularına girer, Türk uçakları uyarı ateşi açar, birileri saman altından su yürütür, bu arada savaş naralarıyla uyutulan milletler, ceplerinde dolaşan elin farkında bile değillerken aniden sular durulur, iki milletten biri soyulur.

Ve’l hasılı ne Yunanistan , ne Bulgaristan, Ne Irak, Ne Suriye, ne Ermenistan ve ne de İmparatorluk Üzerinde kurulmuş diğer devletler ve Devlet-i ali milletleri birbirine düşman değildir, olamazlar. Ancak büyük devletlerin bunları birbirlerine karşı kışkırtmasıyla -Araplara, Türkler sizi sömürdü; Türklere, Araplar size ihanet etti dedikleri gibi- birbirine düşerler ve zayıflarlar.

Türk milleti, diğer milletlere abi şefkatini göstermedikçe; diğerleri de abi sözü dinlemedikçe bu böyle gider. Ve biz ortadoğu ve Doğu Avrupa hakları olarak bir daha İmparatorluk rüyası göremeyiz.

Haydi şimdi elele verelim ve birbirimizin kulağına fısıldayalım:

Şşşt… Uyan. Görmen gereken bir rüya var.

Yorumlar (8) »