Arşiv Yasin Ramazan

İncinmiş hayat

Damla damla ör beni kurban olduğum! Yüzünden düşen bin parça soğuk işliyor beynime. Damla damla ör beni, kuş kafesinden çıkar. Kaçtığım yağmurlar kadar aceleci ol, unuttuğum şiirler gibi acıklı. Sımsıkı sarıl beynime, damarlarım çatlasın. Kıpkırmızı haritalar çiz, ey sade sefil sarı ve sürgün umutlarım. Bu gece nerdesiniz? İncinmem gerek.

Bir ikindi sonu sessizce çıkıp gitmeniz çok koydu bana. Koyuldu gece. Simsiyah gözler tepemde dikilince, kaçıncı sefer sayısıydı bilemem, üzgün bakışlara gittim. İncindim.

Yeniden doğmak isteyişimin teri. Bir annenin hissettiği acıdan daha büyüğünü hissetmez miyiz acaba ilk nefeste? Hatırlamıyoruz ki! Annem ve hayat, sökülüp iplik iplik yığılır üstüme. İncindim.

Sevgilimin gözleri, incir tanesinden mülhem, siyaha çalan bir dağ sanki. Dağlar vardır, karlı soğuk, uzak, boğuk ve tuzak. Dağların içinde puslu bir vadi, kıskıvrak sarılıyorum dört bin yandan. İncinirim.

Koş bakalım harf tarlası. Hangi kelime olacaksın yanıma gelince! Koş bakalım içi boyanacak kutucuklar, elde kalan sıfır! Koş. Kuşkucu yanım ne de güçlü, merhametim nasıl da ezik. Rahmete muhtaç şakaklarımda kuyruktan bozma şiirler. Doluyor, doluyor ve ben inciniyorum.

Ölüm ya? Hiçbir araya gelmedim bir anlık dahi. O gelse ben çıkmış oluyorum, ben gelsem o meşgul. Elbet bir gün yakalayacağım. İncindiği yerden kopar hayat, bilmiş olasın.

Yorum bırakın »

Susma Hakkı

1.

Bir şarkı ile başlar her şey. Dumanlı dağlar başında nefessiz kalmak gibi bir şeydir. Başını ellerinin arasına almadan âşık olmak demektir. Önce gözleri… Hatıra gelince yanardağları buz kesen bir hava ile birliktedir. Sinsi bir soğuk, cezbeden bir alev… Gel yak beni ey aşk dedirten bir edayı soluklara mühürleyen bir pençe gözler… Nehirleri çağlatan, ceylanları ağlatan, aşığa bel bağlatan gözler… Sinsi değil mi a? Gözler şimdi sinsi değil mi? Bırakıp da bir an hatırdan silinmez mi?

Gider gözler… Önce gelir bağlar böyle de sonra gider, ağlar nehirler… Ondandır sel, ondandır yamaçlardan aşağı kendini salan toprakların çığlıkları, ondandır biteviye yağmurun susuzluğu…

Bitti… Gözlerin gidince ilham gitti…

Yazmıyorum.

 
2.

Aslında doğumunda sormalıydım: niye geldin?

Burasının soğuk, burasının vahşi, burasının derbeder olduğunu hadi bilmiyorsun diyelim. Hadi diyelim ki merak da etmedin ve geldin işte. Sormadın da ama… soru sormanı gözlerimin içine bakarken hiç düşünemiyorum. Ne zaman ayrılıyor alev gözlerin o zaman aklıma geliyor keşke sorsaydı diye. E şimdi? Ne şimdi? Ya Pazar, ya sefer. İşte geldiğim nokta bu. Suların aktığı dünyanın en derin yerine akmaktan daha ulvî bir gaye ile belki. Anlamadın mı?

 Anlatayım:

Sen sustun bana baktın. Ben sustum bana baktım. İkimiz de bana baktık. Halbuki ikimiz de ayna idik, birbirimize bakmalıydık; ki kendimizi görelim. Sen hatalarıma, ben doğrularıma baktık. Sen doğrularıma, ben hatalarıma bakmalıydık. Yani suya atmalıydık iyiliği ve çöpe atmalıydık kötülüğü. Kötülük çok mu muğlak kaldı?

Biraz açayım:

Biraz gevşedik, hafif hafif esnedik. Rahattı koltuğumuz ve güzeldi müziğimiz ve tatlıydı damağımız. Sırtımız pek, altımız döşek; yer yuvarlak, gök toparlaktı. Ve bize hesap sorulmazdı. Biz ki biz idik, dere tepe düz idik ve nereden baksak öyle görüyor idik. Doğru idik, güzel idik, hoş idik. Kelime oyunları yapar susar, cümleleri hep üç nokta ile tamamlar, gerisini okuyucuya bırakır idik. Uzun değil kısa cümleler kuruyor idik ama yine satır aralarında kayboluyor idik. Bozuntuya vermeyip: Ben de inecektim zaten der idik. Çok mu yakındım?

Dur söyleyeyim:

Kocaman nehirleri durduracaktık, dağları un edip üzerine atacaktık. Hayallerimiz vardı. Susmak haramdı; bir de aşık olmak. Beterin de beteri var deyip yıldızları sayar, hayal kurardık. Hayal? Ya meyal? O da vardı. Şimdi iş nereye vardı. Gelecek diyordum… evet muhakkak gelecek ama nereye gelecek, nasıl geecek. Biz nerede, gelecek nerede. Gelecek nerede? Sahi gören var mı? Göremedin mi?

Hemen göstereyim:

Susarak konuşmak zamanı geldi herhalde. Çünkü kelimeler boğazımı yırtıyor, çok acı çok sert sözler. Ama gözler? Onlar yumuşak, onlar acıya alışık. Onlar söylesinler. Evet onlar söylesinler. Bırakalım söylesinler. İsterseler şimdi söylesinler, isterseler sonra söylesinler. Söylesinler. Çok mu konuştum?

 Biliyorum, bak susuyorum.

Yorumlar (1) »

Gelişim Neye Denir?

Gelişiyoruz…

Durmadan, yorulmadan gelişiyoruz. Her geçen gün daha büyük bir hızla gelişiyor, büyüyor ve genişliyoruz. Durmak, yorulmak yok! Bu yüzden hiç gevşememeliyiz. Gelişimin ayak izlerinden ayrılmadan yolumuza devam etmeliyiz.

Neye gelişiyoruz?

Niye gelişiyoruz?

Neyle gelişiyoruz?

Nasıl gelişiyoruz?

Bilmiyoruz…

Cevabını bilmediğimiz onca sorunun arasına bunlar da ekleniyor tabi. Ancak sorunun cevabını bulmasını bekleyemeyiz; çünkü soru cevabı bulmaz, biz bulmalıyız.

Herkesin dilinde, kaleminde “gelişim” sözü, bir yandan yapılan icraatlar diğer yandan gelişim vaadleri ve “en içten” gülümsemelerle hasbelkader gelişiyoruz işte. Bundan büyük nimet mi var? Gelişim bizim sorunumuz; gelişmişlerin değil. Zira gelişmiş, gelişme sürecinde iken “ben gelişiyorum” demez, geliştiği zaman ona bu sıfatı gelişmemişler verir. Ve bu sıfat aslında yenilginin kabulüdür, gelişmemişliğin belgesi olarak.

Henüz öğrenemediğimiz – ama öğrenmeyi murâd ettiğimiz – bir tarihten beri geliştirilmeyi bekliyoruz. Gelişimin bünyeden kaynaklanan bireysel bir faaliyet olduğunu hesaba katmadan beklemeyi sürdürüyoruz. Sabırsızız. Ve biraz da arsızız. Gelişimi köyümüze davet ettik; uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra köyümüze gelecek, bir tas ayranımızı içecek, yol yorgunluğunu attıktan sonra hepimizin evlerini şenlendirecek. Biz gelişeceğiz o zaman işte. Kavuşma anı gelip geçmiştir ve biz bambaşka birileriyizdir. Gelişmişizdir.

Bu kadar tepeden inme, bu kadar hazırlop –ifademi mazur görünüz – bir anlayışla gelişim ufukta gözleyen zihnî ve kalbî yapımız, buna harcanan sabır ve emekle dağları aşar, nehirleri durdururdu. Ama yapamadık.

Gelişimi bir yolun asfaltlanmasında ya da bir suyun önünün kapatılmasında görmek demek pencerenin yalnız koluna bakmak demektir. Pencerenin camlarına, aslına esasına bakmak gerek; zira gelişim sözün değil özün bir ürünüdür.

Tek satır okunmadan, tek bir çivi çakılmadan, bir damla teri, gerektiğinde bir damla kanuı akıtmadan, geceyle gündüzü bir bardakta karıştırmadan, yolların ölçüsüne değil gittiği yere aşık olunmadan gelişim olmaz. Tarla ekilmeden biçilmez. Gelişim tohumun filizlenmesiyse şayet toprağı, suyu, gübreyi, emeği de hesaba katmak gerek.

Geliştirme dediğimiz şey aslında gelişimin bir üst merhalesi, ustalık makamıdır yani. Kendini geliştiren kişi, başkasını da geliştirir, proje de geliştirir, bir milleti de geliştirir. Am önce gelişmek gerek.

Evet, gelişmeliyiz. Ama amaç olarak değil araç olarak gelişmeliyiz. Her kapıyı zorlayışımızda bir tek niyeti göz önünde bulundurmalı ve kolu pazulandırmayı –yani gelişmeyi– bu kapının açılması için yapmalıyız. Kapı belli, niyet belli; gelişim bundan gerekli. “Ben geliştim” edasıyla göğüs kabartmak için değil.

Bir şirket kendine bağlı şirketler açıp çalışma alanlarını arttırırsa, işçi istihdamını, iş kapasitesini, mülk sayısını, nakit miktarını çoğaltsa gelişmiş değil genişlemiş olur. Gelişmesi için aynı imkanlarda –bile– olsa iş kalitesini arttırması gerekir. “Gelişmiş” olabilmek kalabalık olabilmek değil, “azınlığı” baskın hale getirebilmektir. Küçük bir ayakkabı dükkanı, kaliteyi en üst düzeyde tutuyorsa gelişmiş, büyük bir holdüng kalitesiz bir çok iş yapıyorsa yalnız genişlemiştir. Birinin yatay diğerinin dikey bir hareket olduğunu varsayabiliriz yani.

Genişliyoruz –bir toplum– topyekûn…

İhracatımız, ithalatımız, GSMH (Gayrı Safi Milli Hasıla) yani toplam paramız, ticaret hacmimiz, ikili yollarımız, limanlarımız, havaalanlarımız, gökdelenlerimiz, metrodaki tren sayımız, günlük tüketilen ekmek miktarımız artıyor. Ve sürekli genişliyoruz. bünyeye zarar bir hızla; boyuna değil enine mesafeler kat ediyoruz ve bunları başarı sayıyoruz.

Gelişmiyoruz –bir toplum– topyekûn…

“Layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz” hadisini bildiğimiz halde dikkate almıyor ve her seferinde her bünyenin kendinden daha küçük bünyelerden oluştuğunu gözardı ediyoruz. Millet olarak gelişemiyoruz çünkü bireysel gelişmeyi küçümsüyoruz.

Zihinlerde “gelişim” gerçek karşılığını bulmadığı ve kalpler de buna inanmadığı sürece gelişim, ufuklarda gözlenmeye devam edecek.

Ne köümüze gelecek, ne ayranımızı içecek…

Yorumlar (5) »