Arşiv Ömer Faruk Çevik

Bu yazı hiçbir çözüm önerisi içermemektedir.

I.

Babam 1960′ta doğdu. 71 ve sonrasında 80. Babam benim yaşımdayken bir daha darbe olmuştu. Ben 11 yaşına geldiğimde 28 şubat “postmodern” darbesi diye birşey daha yapıldı ve 2007′de dünya tarihinde bir ilk gerçekleşti ve AKP hükümetine bir geceyarısı e-muhtıra şoku yaşatıldı. Askerlerin açtığı yolda, gösterdiği hedefe, durmadan yürüyeceğine adeta and içen “hukukçu” büyüklerimiz, hukuka görülmemiş bir açılım getirdi! Hukukun matematik dilinin yerine ( hukukçu arkadaşlarım, yanlışım varsa düzeltin lütfen) spakülatif bir dil ile “toplumsal mutabakat” dediler. Komikti, düşündürücüydü, ürkütücüydü. Belki kimse söylemeye cesaret edemiyordu ama bu, askeri hedef doğrultusunda yapılmış bir hukuki darbeydi. Askeri darbeler dönemi kapanmıştı.

II.

Bir ordu, eğer dıştan gelen tehlikeleri önleyecek ve dışta istediği yapacak kadar güçlü ve içte tehlike yaratmayacak kadar güçsüz ise, o ordunun temsil ettiği devlet, gerçekten büyük ve güçlü bir devlettir. Türkiye, kara kuvvetleri bakımından dünyanın önde gelen ordularından birine sahiptir.

III.

21. yüzyılda kara kuvvetleri, savaşlarda tek başına hiçbir işe yaramamaktadır. Ülkeler işgalci güçler tarafından günlerce, havadan, manevra kabiliyeti yüksek araçlarla bombalanmakta ve ardından, kara kuvvetleri zaten harab hale gelmiş ülkeleri istila etmek için devreye girmekte ve görevleri bundan sonra başlamaktadır.

IV.

İç güvenlik kara kuvvetleri ile sağlanır ve tabii ki iç kargaşa da. Herşeyin fazlası zıddına döner kaidesini hatırlayın.

V.

Şehirlerde siviller yaşar. Askerler değil. Ankara’da bu böyle değildir ama. Meclisinin (kendi iradesinin temsil edildiği yerin) Askeri binalarla çevrili olması milleti rahatsız etmektedir.

VI.

Ülkeleri siviller yönetir. Askerler değil. Türkiye’de bu böyle değildir ama. Askerler, kendi yaptıkları anayasaların kendilerine verdiği haklara dayanarak, istedikleri vakit yönetimi ele alabilmektedirler. İşlerine bu kadar karışılması, gölge iktidarlar gibi duran sivil idarecileri ve onları oraya getiren halkı rahatsız etmektedir.

VII.

Türkiye’nin birbirini besleyen iki iç sorunu vardır: Terör sorunu ve asker sorunu. Bu yazı zaten asker sorununu ele aldığı için terör sorunuyla bitiriyoruz.

VIII.

Düzenli ve büyük ordular, küçük ve hareket halindeki, yerleri ve sayıları dahi bilinemeyen, her an her yerden çıkabilen guruplarla başa çıkamaz. Yüzyıldır süregelen Rus-Çeçen savaşını hatırlayın.

Yorumlar (7) »

bil diye söylemiyorum

kan kırmızı. bir bıçak saplandığında göğsüme
tanrım! bu bir isyan değildir.

yine mi şarapnel yine mi Fransız
gül kanadı
kuş kanadı
gök kanadı
sularda asılı kalırsa ayna
tanrım! bu bir isyan değildir.

affet dediysem eğer
geldiysem bir parça kalmış
geride gördüysem
döndüysem
tavşan kanına kan karışmış
elimi eline verdiysem
değdiysem
tanrım! bu bir isyan değil de nedir.

Yorum bırakın »

ses

Rabbim! bana bir ayet indir ölümden
doğudan ve batıdan bir ayet indir
henüz ölmemiş sevdiklerinden gelinlik kızların
telli duvaklı bir ayet indir.

bir ayet indir içinde çocuklar
ve gözpınarlarından
henüz kurumamış
damıtılan bir diriliş olsun.

Tanrım! Bana bir ayet indir
çarpan yüzüme
ne doğuda ne batıda
görülmemiş olsun
mermerlerin uğultusunda
sesim kadar büyük olsun
kul kadar aciz.

Yorumlar (4) »

fısıltı

Yine bir Türk, Yine bir Yunanlı, Yine bir İngiliz… Bu üçlü fıkralarda bile bir araya gelse olacak olan bellidir aslında: Yine bir İngiliz oyunu…

Malum, Youtube mahkeme kararıyla bir süreliğine kapatılmıştı. Kapatmaya sebep videonun yayından kaldırılmasıyla yasak kalktı ama yankı devam etti. Şimdi bir sanal savaş vardı: Türkler vs. Yunanlılar…

Uzun süre iki taraf birbirine ait sitelere saldırılar düzenledi. Bu bir gurur meselesi olmuştu artık. Türk korsanların bir günde yüz yunan sitesini çökertmesi göğsümüzü kabarttı.

Ama sonra ortaya çıktı fail, bir ingilizdi. Yani anlayacağınız, adam cihan harbinden ilham almış, aynı senaryoyu denemeye kalkmış. Biz de yemişiz. Adam bizim yunanı kandırıp –eskiden de öyleydi- Bize karşı onu kullanmış. Olan Hacklenen yüzlerce Türk-Yunan sitesine Kaybedilen onlarca saate olmuş.

Arkadaşlar, bi durun. Bi sakin olalım. Yunanlılar bize düşman değildir; olamaz. Buna Tarihi ve sosyolojik şartlar müsait değildir. Bi kere Türkiye bir İmparatorluktur, olmak zorundadır. Olmasa bile öyleymiş gibi davranmak zorundadır. Tc, gökten zembille inmiş, Artezyen olup yerden fışkırmış bir devlet değildir. Bir süreç dahilinde Kuruluşundan Yüz yıl öncesine kadar zaten Türkiye adıyla anılan bir İmparatorluğun Yegane varisidir. İçinde Yunanlıların da olduğu bir İmparatorluğun. Yıllarca huzur içinde yaşadıktan sonra karşı mahalle kabadayılarının kışkırtmasıyla kavga gürültü ayrılan 73 kardeşin abisidir.

İkincisi; bu iki millet, birbirinden asırlarca kız alıp vermiş bu iki millet, şaşırtıcı derecede birbirine benzemektedir. -Hiç Yunanistan vatandaşı arkadaşınız oldu mu bilmem ama benim var.- Ve işin ilginci, bu benzerliklerden biri gerek iç,gerekse dış güçler tarafından istismar edilmektedir. Milliyetçilikten bahsediyorum. Dikkat ediniz ne vakit iki ülkeden birinde Milliyetçiliğin yükselmesi gerekiyorsa, diğerine çatılır. Ve aynı anda iki taraftada yükselen bu milliyetçilik savaş boyutuna kadar gider. Yunan gemileri Türk sularına girer, Türk uçakları uyarı ateşi açar, birileri saman altından su yürütür, bu arada savaş naralarıyla uyutulan milletler, ceplerinde dolaşan elin farkında bile değillerken aniden sular durulur, iki milletten biri soyulur.

Ve’l hasılı ne Yunanistan , ne Bulgaristan, Ne Irak, Ne Suriye, ne Ermenistan ve ne de İmparatorluk Üzerinde kurulmuş diğer devletler ve Devlet-i ali milletleri birbirine düşman değildir, olamazlar. Ancak büyük devletlerin bunları birbirlerine karşı kışkırtmasıyla -Araplara, Türkler sizi sömürdü; Türklere, Araplar size ihanet etti dedikleri gibi- birbirine düşerler ve zayıflarlar.

Türk milleti, diğer milletlere abi şefkatini göstermedikçe; diğerleri de abi sözü dinlemedikçe bu böyle gider. Ve biz ortadoğu ve Doğu Avrupa hakları olarak bir daha İmparatorluk rüyası göremeyiz.

Haydi şimdi elele verelim ve birbirimizin kulağına fısıldayalım:

Şşşt… Uyan. Görmen gereken bir rüya var.

Yorumlar (8) »

Şubat yazısı

Hah hah hah… Yine ben yazıyorum galiba ilk. Bu Zinde’de gelenekselleşti sanırım. Hele bi Ömer Faruk yazsında biz de yazarız bi ara psikolojisi. Şu Yasin Ramazan da olmasa hiç yazasım gelmeyecek ama ne yapalım işte var. İyi ki var.

Efendim kafamda bir kaç konu var. Nerden başlasam bilmiyorum. durun durun; en baştan başlayayım.

İlkokulda kafalara zerkedilen ‘…giriş, gelişme, sonuç…’ , ‘devrik cümle yok haaa…’ ve benzeri ‘edebiyat’ dogmalarının kurbanı yüzbinlerce anadolu çocuğundan biriyim ben. İşbu sebeble yazılarımın bazı arkadaşlar tarafından trajikomik olarak nitelendirilmesini yadırgamıyorum. Haklısınız efendim.

Vaha 4 güzel olmuş. Herkesin ellerine sağlık. Yüreklerine, kalemlerine, tasarım programlarına, pc’lerine lap top’larına velhasılı geleneksel, modern ve dahi post modern yazı araçlarına ve gereçlerine sağlık.

Bu arada ilk paragrafta yazdıklarıma savunma mahiyetinde “seninki anlık yazılar Ömer Faruk” diyerek burun kıvıran arkadaşlara eee dosyaya da yazdık ne olcek şimdi demek hakkımı saklı tutarak yeni konuya geçiyorum.

Yav bizim bu medyamız ne kadar yavşak yav. -Afedersiniz- Yavşak. Kurtlar Vadisi yayından kaldırılsın diye başının etini yediler Zahid abimizin. Şimdi de efendim vay neymiş; sansürcü RTÜK. Yemezler. Yok yok yerler yerler. Bu millet neleri neleri yedi dimi? Hrant Dink’i vatan haini ilan eden adamlar, dönüyorlar sonra katilini vatan haini ilan ediyorlar. Sonra Hepimiz Hrant Dink’iz diyorlar. Bunu da yerler. Ama ben yanarım yanarım Dink’in kemiklerine yanarım. Şimdi nasıl da sızlıyordur. Hrant delikanlı adamdı. Yaşasaydı sizinle aynı olmak istemezdi herhalde.

Aynı şeyi kimlere yapmadılar ki; Bk: Bülent Ecevit Arşivleri, Atilla İlhan arşivleri vs. vs…

Ulan beş dakkalığına adam olun be. Bırakın dansözler icra etsin o sanatı. Kıvırmayın. Adam olun adam!

Yorumlar (8) »

Zırva

Bir gün sayın editörümüz yasin ramazan bey’in benden, herhangi bir yere verilmek üzere herhangi bir konuda herhangi bir yazı yazmamı istemesiyle başladı her şey. Üstelik yazıyı 4 gün içinde teslim etmemi istedi. Nerden estiyse… Herhalde yine dergi çıkartacak. Adam manyak. Canı sıkılınca dergi çıkartıyo.

Neyse efendim, gelgelelim ben öyle ha dedim oldu türünden yazılar yazamıyorum. Yazı beni yazıyor sanki, benim onu yazıyor olmam gerekirken. Ve her şey bir anda olup bitiveriyor. Onun için “anlık yazılar” diyorum. Bu çok iyi bir şey mi? Değil. Buram buram acemilik kokan bir durum. Peki ben bunları niye yazıyorum şimdi. Biraz beni anlayın diye. Galiba birazcık da gevezelik ediyorum. Tamam tamam itiraf edeyim; aklıma bir konu gelmesini bekliyorum. Elbette gelir. Biz hele bir başlayalım da. Vira Bismillah!

Dün akşam kafama bir şey takıldı. Dedim ki; ne kadar çok kablo var bu evde. Biz üç kişiyiz. En az on tane kablo var. Uzatma kablolarını da sayarsak; kişi başına düşen kablo sayısının beş ila onbeş arasında (biraz abartıyor olabilirim ama inanın çok fazla değil.) değişkenlik gösterdiği bir dünyada yaşıyor olmak size hiç düşündürücü gelmedi mi Allah aşkına?

Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkamadan daha gözüm, bir elektronik aksama takılan kabloya takıldı; elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı ettim. Arkadaş yeni uyanmıştı. Ona kablolara bağlı yaşadığımızı söyledim. Sen kafayı yemişsin mealinde bir şeyler zırvaladı. Harbiden zırvaladı.

Memurların paydos saatine göre ayarlanan Cuma namazı saatine (oysa memurların paydos saati Cuma namazı saatine göre ayarlanmalıydı değil mi?) az kaldığı için yazıyı nihayete erdirmek zorunda hissettim kendimi. Erdirdim. Zırvalamıştım. Harbiden zırvalamıştım.

Yorum bırakın »