Arşiv Temmuz, 2007

Bu yazı hiçbir çözüm önerisi içermemektedir.

I.

Babam 1960′ta doğdu. 71 ve sonrasında 80. Babam benim yaşımdayken bir daha darbe olmuştu. Ben 11 yaşına geldiğimde 28 şubat “postmodern” darbesi diye birşey daha yapıldı ve 2007′de dünya tarihinde bir ilk gerçekleşti ve AKP hükümetine bir geceyarısı e-muhtıra şoku yaşatıldı. Askerlerin açtığı yolda, gösterdiği hedefe, durmadan yürüyeceğine adeta and içen “hukukçu” büyüklerimiz, hukuka görülmemiş bir açılım getirdi! Hukukun matematik dilinin yerine ( hukukçu arkadaşlarım, yanlışım varsa düzeltin lütfen) spakülatif bir dil ile “toplumsal mutabakat” dediler. Komikti, düşündürücüydü, ürkütücüydü. Belki kimse söylemeye cesaret edemiyordu ama bu, askeri hedef doğrultusunda yapılmış bir hukuki darbeydi. Askeri darbeler dönemi kapanmıştı.

II.

Bir ordu, eğer dıştan gelen tehlikeleri önleyecek ve dışta istediği yapacak kadar güçlü ve içte tehlike yaratmayacak kadar güçsüz ise, o ordunun temsil ettiği devlet, gerçekten büyük ve güçlü bir devlettir. Türkiye, kara kuvvetleri bakımından dünyanın önde gelen ordularından birine sahiptir.

III.

21. yüzyılda kara kuvvetleri, savaşlarda tek başına hiçbir işe yaramamaktadır. Ülkeler işgalci güçler tarafından günlerce, havadan, manevra kabiliyeti yüksek araçlarla bombalanmakta ve ardından, kara kuvvetleri zaten harab hale gelmiş ülkeleri istila etmek için devreye girmekte ve görevleri bundan sonra başlamaktadır.

IV.

İç güvenlik kara kuvvetleri ile sağlanır ve tabii ki iç kargaşa da. Herşeyin fazlası zıddına döner kaidesini hatırlayın.

V.

Şehirlerde siviller yaşar. Askerler değil. Ankara’da bu böyle değildir ama. Meclisinin (kendi iradesinin temsil edildiği yerin) Askeri binalarla çevrili olması milleti rahatsız etmektedir.

VI.

Ülkeleri siviller yönetir. Askerler değil. Türkiye’de bu böyle değildir ama. Askerler, kendi yaptıkları anayasaların kendilerine verdiği haklara dayanarak, istedikleri vakit yönetimi ele alabilmektedirler. İşlerine bu kadar karışılması, gölge iktidarlar gibi duran sivil idarecileri ve onları oraya getiren halkı rahatsız etmektedir.

VII.

Türkiye’nin birbirini besleyen iki iç sorunu vardır: Terör sorunu ve asker sorunu. Bu yazı zaten asker sorununu ele aldığı için terör sorunuyla bitiriyoruz.

VIII.

Düzenli ve büyük ordular, küçük ve hareket halindeki, yerleri ve sayıları dahi bilinemeyen, her an her yerden çıkabilen guruplarla başa çıkamaz. Yüzyıldır süregelen Rus-Çeçen savaşını hatırlayın.

Yorumlar (7) »

Külliye’de Bir Akşam

Güneş batarken Kur’an sesleri dağılıyordu semaya yakupağa’dan. Rahmet damlaları damlıyordu avluya. Furkan bitti, el-fatiha…

Oturduğum bank var bir elli yıllık. Ayaklarımın altında küçük bir şehir. Karşımda saat kulesi. Selamun aleyküm. Yanıma yetmişlerinde bir amca oturuyor. Aleyküm selam. Hoş ki, rüzgâr esintisi eşliğinde bir sessizlik. Amcam dertli. Başlıyor anlatmaya. İsmini pek de anlamadığım bir yerden göçmüş buralara. Oğullarının yanına. Karısı ölünce. Diyor köy hayatı zordu be oğul tek başına, ben de göçtüm oğullarımın yanına. Biri okudu bitirdi okulu, aldı memuriyetini diyor. Amcam dertli. Üniversite okumak da yetmiyor, bir yerden tanıdık lazım diyor. Üzülüyorum üzüntüsüne.

Akşamın soğuğu yavaş yavaş çöküyor yakupağa’ya. Açık kollarım dikenleniyor. Ürperiyorum ecdad mezarları yanında. Hah çaylar da geldi. Bir of çekiyor amcam sonra götürüyor incebelliyi ağzına. İçi ısınmış olacak ki yüzüne bir tebessüm geliyor. Diyor evlad sen ne yaparsın. Okurum amcam. Hafız mısın. Yok amcam. Başım öne eğiliyor. En azından amcayı mutlu edemedik, kendimi zaten geçtim.

Allahu ekber Allahu ekber. Ya Rabbim, sen en büyüksün…

Güneş ışıkları şehri terkederken avludaki cemaat yavaş yavaş giriyor içeri. Son yudumu da döküveriyorum içime. Hadi amcam gidelim, Allah huzuruna bekliyor.

Kastamonu

Yorum bırakın »