Arşiv Mart, 2007

Yusufçuk

Yusufçuk siyah potinlerden sıyrıldı, kelebek esvabını giymek istiyordu her zaman. Hafif melodili bir zeminin üstünde uçuyordu.Meğer melodiler musikiymiş. Itri besteliyormuş musikiyi. İşini, avurtları kaybolacak kadar yanaklarını şişirerek icra ediyordu Itri. Musiki, enstrümanından kırılarak kıvrıla kıvrıla dağılıyordu atmosfere. Camdan kafesten çıktığında duyduğu bu musiki fethetmişti kalbini yusufçuğun. Zenaatını icra biçimi de mest etmişti yüreğini. Gözleri başka alemlere dalmış ,başka buudların semasına ulaşmış ve rahmet bulutlarını kaynatıp taşırmıştı.

Kafur elleri kadit parmaklarıyla iki gözünün tam ortasına çakmıştı usta, mil çivisini. Kırpıştırıp açmıştı gözlerini yusufçuk; fakat ortada ne usta ne de mil kalmıştı. Cam kafesinden de ayrılmıştı.

Şimdi havada özgürlüğü ıtri tadında yaşıyordu. Maveradan gözünü ayırması uzun sürmemiş ustanın tarifine benzeyen bir gölgeyi yakalamıştı göz bebekleri.

Ayakları matkapın duvarı delmesi gibi yeri delerek toprakta ıstırahata çekilmiş,elleri göğü alabildiğine kucaklamış ;havanın kara sularına demir atmıştı bu gölge.

Kollarının her birinde ayrı ellerle diller vardı. Ve bunlarla binbir dilini kullanıp Allahı zikreden mellekleri andırıyordu.Yusufçuk bu şeye hayran olmuştu. Onun adını anımsamaya çalıştı. Zira usta adını söylemişti varlığın. Kışın odun,yazın ağaç. Kış geldimi kemikleri ortaya çıkıp çıplak vücudu tatlı beyaz kefen giyiyor baharda odundan hayat tomurcukları fışkırıyordu ağacın.

Ağaç ,demişti usta; ondan zarar gelmez, en nihavend nakışları en cana yakın muameleyi ve meskeni ondan görecek ve bulacaksın demişti.

Ne de çok seviyordu ustayı!o dünyanın en güzel elleriyle ne de güzel çakmıştı o mili. Kanat çırptığında sadece böyle içinde nergizler ,papatyalar, laleler ,güller yetişen ve ehil otlar yeşeren bahçelerden geçmemiş bataklıklar üzerinden de seyirtmişti.

En büyük hastalığı, gözü gözden sakındırıp yüz haritasını belli etmemek.Binbir maskeyle suratı bohçalayıp sürekli blöf yapmayı;sürekli yalan söylemeyi burda öğrenmişti. Dem ve damarlarına işleyen illeti o kadit parmaklar söküp atmıştı.

Ve bir daha asla ! diyebilmişti.

Bir daha dönmemek üzere bataklıktan cam kafesle ayrılmıştı. Bir daha aynı kurt kapanına düşmemek için ağacın yanına yollanmıştı.

Seyrü seferde neler görmemişti! Ömrünün sol kısmı kokuşmuş anılar mazgalında mahpus, vicdan azabına eş duyguyla sarsıyordu kalbini ve kanatlarını.

Ustasını düşündü, ağacı görürsen ona sımsıkı sarıl. Köklerine kadar tanı onu., orası senin yeni vatanın olacak demişti. Kabiliyetsizlerin temizlemeyi becermediği asırlık kurtları sen atacaksın ağacın gövdesinden. Ama unutma, senin gibi Yusufçuklarda bulacaksın oralarda.Onlara sahip çık. Aranızdaki ayrı düşünceler ayrılık hayatı bulmasın. Hepsini sesinle güzelleştir. Hepsi senin gibi erdemli yusufçuklar olsun. Ağaca vardığında benim namıma da sarıl ona,ölmüş kalbime biraz hayat dolsun,bunu hissedeyim.

Yusufçuk millenmiş gözleriyle ağacı öyle bir kucakladı ki ağaç yeşerip yeşille gönendi ,hayat buldu;gelmeden önce gölgede siyah beyaz kalmıştı sanki; ama şimdi havada donan şimşek gibi parlak ve gök kuşağı gibi rengarenkti.

Kararını vermişti. En güzel dalına yuvasını kuracak o dalda örgüsünü örecekti ,dıştan içe örecekti o örgüyü ve kelebek olacaktı ;hikmet kelebeği .Örgüsünü yanından ayırmayacak, herşeyin miyarı örgüsü olacaktı.Çileyle örmeliydi örgüsünü, dehlizlerde kalmış, balçıklara bulanmış arkadaşlarını bu şekilde kurtarabilirdi.

Ve şafak attığında kızıl horozun müjdesiyle kelebek yerine kaf dağını sırtında taşıyacak bir dev doğurmuştu ağaç.

Yorumlar (1) »

Zümrüt

Zamanın birinde dertlerinden dağlara çıkan bir çoban varmış. Bedeninde ağrıları dilinde türküsü, yaşayıp gidermiş ya… kimse görmesin der kaçar saklanırmış. Koyunlarıyla konuşur, gezerken düşünür, ölmekle yaşamak arasında kararsızlığıyla kavrulurmuş. Onunda daha öncesinde bir hikayesi anlatılırmış da bende mi saklı dermiş, yoksa derdimde mi? Elinde hiçbir şeyi kalmadığını söylermiş arada bir gören olursa da… Sormadan ses vermezmiş, kaçırırmış gözlerini; Hızır zannedermiş gören de düşerlermiş peşine. Sonra ben de bir şey yok; zaten istemem de…

Hayata aldırmadan yaşarken bir gün, iki parça zümrüt bulmuş dağ başında… nereden geldi bu demiş, sarılayım versinler onu bana. Yalnızlığımda onunla bulunayım… Yalnızlığımı biz yaşayayım. Böyle düşünürken, hiçbir hakkı olmadan, kimindir ya da sen kime gitmek istersin diye sormadan uzatmış ellerini. Zümrüt güzelmiş; ama onun da istediği bir sahibi varmış. Burada kelama yakışmayan manaya dair, çoban o pis ellerini zümrüde uzatmış. Tam ellerine alacağına yakın, zümrüt kayıp düşmüş ellerinden. Dağ başından aşağı doğru yuvarlanmış, yuvarlanmış. Arkasından bakakalmış ilk önce çoban. Sonra o da peşinden koşmaya başlamış. Ne kadar çok hızlansa o kadar ayağı takılıyormuş bir yerlere… Terlemiş, koşmayı bırakmak istemiş, artık yürümek gerek mecalim kalmadı; ama neden hala onun peşinden gittiğini de bilmiyormuş. Sonra yolda isimlerin en güzeliyle karşılaşmış. Adı alâ imiş. Demiş ki: Kapıma mı geldin, gelmediysen de ben sana geleyim. Dışarıda da yağmur yağmaya başlamış o sıra… Sormuş bizim çoban: buradan geçen zümrüdü gördün mü, diye.. Gel demiş ben sana sığınak olayım. O bir zamanlar benimle yaşıyordu. Gitti. Onu düşünme, o başkasının oldu, onu bulamazsın artık. Bir an yağmuru düşünen çoban: evet burada bir süre burada kalmalıyım demiş. Sonra günler geçmiş daha çok ısınmış ve hep orada kalmayı arzularken bir gün, alâ’nın onu kandırdığını sezmiş sözlerinden. Kaçıp giderken de büyük bir küfür sallamış ki sonradan çok pişman olmuş, en kötü anında yardım edene yaptıklarından. Ellerine ateşi almış ve diline sürmüş. Dili yanmış konuşamaz olmuş artık. Elleri de aynı şekilde… Ama yine zümrüdü aramak için düşmüş yollara. Düşmüş ki bu sefer hiç durmamacasına, öleceğini bilse peşinden ayrılmamacasına… Sonra bir dereden karşıya geçmeye çalışırken. Ayağı çamura saplanmış. Kurtaramamış kendisini. Çırpınmış yine çıkamamış. Ah demiş mecalsizlik. Eski gücüm bende kalmadı. Şuradan bir kurtulursam daha hiç koşmayacağım o zümrüdün ardından… Artık hayattan umudu kestiğinden, son bir kez bağırmayı arzulamış, sonrada Azrail’in koynuna bırakırım kendimi. Sesi o kadar gür çıkmış ki son nefes gibi… Tarlasını eken ve o tarladan güzel ürünler almasını bilen bir çiftçi koşmuş imdadına. Traktöründen bir halat almış, atmış suya, kurtarmış bizim çobanı. Sormuş çıkardıktan sonra senin ne işin var burada diye… Bizim çoban konuşmayı çok istemiş; ama dilini çözememiş, anlatamamış. O çiftçi o kadar çok iyi biliyormuş ki hayatı sormasına lüzum yokmuş gerçi ama edep böyle olduğundan sormuşmuş, sonra bilmediğini bilen çoban O’nu ona anlatmaya başlamış: Yüzündeki şu çizgiden sen çobansın. Ellerindeki ve dilindeki bu ateşi sen yaktın. İhanet ettin değil mi başkasına. Peki bu yola düşüş neden; aşktan olsa gerek demiş, ama ben bilirim ki dağda saçı uzun kimse bulunmaz bu mevsimde, ancak çobanlar bulunur. Sen hangi kıza vuruldun demiş…

Evet çoban vurulmuşmuş; bir kız değilmiş vurulduğu, öyle biliyormuş… Zümrütmüş. Söyleyememiş.

Para pul; demiş.

Rençper biliyormuş işi… o zümrüt değil kızmış…

Anlatmış…

Kendi kızını sormasına gerek yokmuş; bir onun kızı varmış yine biliyormuş.

Zor bela dilini döndürerek yuvarlanıyordu demiş… Oysa yuvarlanan hiç kimse yokmuş. Kızı yokuştan aşağı inmiş, öyle günler aylar da geçmemiş, o öyle sanmış.

Kızını çağırmış.

Çobana, almış göstermiş. O da insan. Ve sen hiç kadın görmedin… ama Aşık oldun…

Ruhlara yazılan burada değil O’radadır demiş.

Sevgililer hep böyleymiş ama çoban hikaye bilmezmiş. Bilmediği hikayenin kurbanı olmuş. Evini unutmuş, başka mekanlara gark olmuş. Geri dönememiş bir daha, günahkar bir toprağa el uzattığını zannederek, senelerce bir divane, bir mecnun gibi dağ bayır gezmiş. Ve her mecnun gibi ölümü tatmış. Zaten ölümde zevkten geliyormuş… aslında ayrı ayrı kelimelermiş ama… şehirleri bilenler; sulatanları bilenler, burçları da kaleleri de bilirmiş. Hikayeci susmuş sonra…

Masal da böylece bitmiş…

Ama yazıcı susmak istemiyormuş ki… ey aziz okuyucu sana bir şey vermedim; demiş. Bir büyüyü yazdım Bunu okuyansa aşk tarafından büyülenmiş.. Büyü harammış ama; mecazlar arkasına saklanmak içinmiş…

Yorum bırakın »

fısıltı

Yine bir Türk, Yine bir Yunanlı, Yine bir İngiliz… Bu üçlü fıkralarda bile bir araya gelse olacak olan bellidir aslında: Yine bir İngiliz oyunu…

Malum, Youtube mahkeme kararıyla bir süreliğine kapatılmıştı. Kapatmaya sebep videonun yayından kaldırılmasıyla yasak kalktı ama yankı devam etti. Şimdi bir sanal savaş vardı: Türkler vs. Yunanlılar…

Uzun süre iki taraf birbirine ait sitelere saldırılar düzenledi. Bu bir gurur meselesi olmuştu artık. Türk korsanların bir günde yüz yunan sitesini çökertmesi göğsümüzü kabarttı.

Ama sonra ortaya çıktı fail, bir ingilizdi. Yani anlayacağınız, adam cihan harbinden ilham almış, aynı senaryoyu denemeye kalkmış. Biz de yemişiz. Adam bizim yunanı kandırıp –eskiden de öyleydi- Bize karşı onu kullanmış. Olan Hacklenen yüzlerce Türk-Yunan sitesine Kaybedilen onlarca saate olmuş.

Arkadaşlar, bi durun. Bi sakin olalım. Yunanlılar bize düşman değildir; olamaz. Buna Tarihi ve sosyolojik şartlar müsait değildir. Bi kere Türkiye bir İmparatorluktur, olmak zorundadır. Olmasa bile öyleymiş gibi davranmak zorundadır. Tc, gökten zembille inmiş, Artezyen olup yerden fışkırmış bir devlet değildir. Bir süreç dahilinde Kuruluşundan Yüz yıl öncesine kadar zaten Türkiye adıyla anılan bir İmparatorluğun Yegane varisidir. İçinde Yunanlıların da olduğu bir İmparatorluğun. Yıllarca huzur içinde yaşadıktan sonra karşı mahalle kabadayılarının kışkırtmasıyla kavga gürültü ayrılan 73 kardeşin abisidir.

İkincisi; bu iki millet, birbirinden asırlarca kız alıp vermiş bu iki millet, şaşırtıcı derecede birbirine benzemektedir. -Hiç Yunanistan vatandaşı arkadaşınız oldu mu bilmem ama benim var.- Ve işin ilginci, bu benzerliklerden biri gerek iç,gerekse dış güçler tarafından istismar edilmektedir. Milliyetçilikten bahsediyorum. Dikkat ediniz ne vakit iki ülkeden birinde Milliyetçiliğin yükselmesi gerekiyorsa, diğerine çatılır. Ve aynı anda iki taraftada yükselen bu milliyetçilik savaş boyutuna kadar gider. Yunan gemileri Türk sularına girer, Türk uçakları uyarı ateşi açar, birileri saman altından su yürütür, bu arada savaş naralarıyla uyutulan milletler, ceplerinde dolaşan elin farkında bile değillerken aniden sular durulur, iki milletten biri soyulur.

Ve’l hasılı ne Yunanistan , ne Bulgaristan, Ne Irak, Ne Suriye, ne Ermenistan ve ne de İmparatorluk Üzerinde kurulmuş diğer devletler ve Devlet-i ali milletleri birbirine düşman değildir, olamazlar. Ancak büyük devletlerin bunları birbirlerine karşı kışkırtmasıyla -Araplara, Türkler sizi sömürdü; Türklere, Araplar size ihanet etti dedikleri gibi- birbirine düşerler ve zayıflarlar.

Türk milleti, diğer milletlere abi şefkatini göstermedikçe; diğerleri de abi sözü dinlemedikçe bu böyle gider. Ve biz ortadoğu ve Doğu Avrupa hakları olarak bir daha İmparatorluk rüyası göremeyiz.

Haydi şimdi elele verelim ve birbirimizin kulağına fısıldayalım:

Şşşt… Uyan. Görmen gereken bir rüya var.

Yorumlar (8) »

Girye-î Mâtem

Şevketinin karşısında lâl olmuş dilim
Acziyetimin azameti anlatır sana her şeyi
Nâr-ı aşkının karşısında naçizâne bir beden
Bekler senden bir tebessüm gelecek diye

Ulvi bir makamdır sana dilber diyebilmek
Hem gönlümü alansın hem de güzel olan
Gecenin karanlığında nur-u beyzam
Gündüzümün aydınlığında girye-i mâtemimsin

Leyâl-i memdûd yaktı kor eyledi şu kalbimi
Doğ artık gecelerime ey nâzende güzel
Sen değil misin ki Mevlânâ torunu
Ne olursan ol gel dedin kül olup geldim kabul eyle beni

En nihaytinde duyacaksın bunları
Ve diyeceksin ben miyim bu dilber diye
Ve bana her bakışında
Göreceksin gözlerimde o billûr billûr işrâbı

Yorumlar (2) »