Bir gün sayın editörümüz yasin ramazan bey’in benden, herhangi bir yere verilmek üzere herhangi bir konuda herhangi bir yazı yazmamı istemesiyle başladı her şey. Üstelik yazıyı 4 gün içinde teslim etmemi istedi. Nerden estiyse… Herhalde yine dergi çıkartacak. Adam manyak. Canı sıkılınca dergi çıkartıyo.
Neyse efendim, gelgelelim ben öyle ha dedim oldu türünden yazılar yazamıyorum. Yazı beni yazıyor sanki, benim onu yazıyor olmam gerekirken. Ve her şey bir anda olup bitiveriyor. Onun için “anlık yazılar” diyorum. Bu çok iyi bir şey mi? Değil. Buram buram acemilik kokan bir durum. Peki ben bunları niye yazıyorum şimdi. Biraz beni anlayın diye. Galiba birazcık da gevezelik ediyorum. Tamam tamam itiraf edeyim; aklıma bir konu gelmesini bekliyorum. Elbette gelir. Biz hele bir başlayalım da. Vira Bismillah!
Dün akşam kafama bir şey takıldı. Dedim ki; ne kadar çok kablo var bu evde. Biz üç kişiyiz. En az on tane kablo var. Uzatma kablolarını da sayarsak; kişi başına düşen kablo sayısının beş ila onbeş arasında (biraz abartıyor olabilirim ama inanın çok fazla değil.) değişkenlik gösterdiği bir dünyada yaşıyor olmak size hiç düşündürücü gelmedi mi Allah aşkına?
Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkamadan daha gözüm, bir elektronik aksama takılan kabloya takıldı; elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı ettim. Arkadaş yeni uyanmıştı. Ona kablolara bağlı yaşadığımızı söyledim. Sen kafayı yemişsin mealinde bir şeyler zırvaladı. Harbiden zırvaladı.
Memurların paydos saatine göre ayarlanan Cuma namazı saatine (oysa memurların paydos saati Cuma namazı saatine göre ayarlanmalıydı değil mi?) az kaldığı için yazıyı nihayete erdirmek zorunda hissettim kendimi. Erdirdim. Zırvalamıştım. Harbiden zırvalamıştım.