Arşiv Ocak, 2007

Hasta Adam ve Onun Takipçisi

Çağdaş insan,çağın gelişim sistemleri içinde o sistemleri kullanma isteği sonucu çağdaşlaşma eğilimindedir. Çağın gereksinimleri çağın ihtiyaçları nelerse onlarla iç içe yaşamak gerekir. Bireyler sosyal varlıklardır. İnsanların değişik ihtiyaçları vardır.Bu ihtiyaçlar sonucu insan sosyal yaşamın içine girmiştir.

Yaşam içerisinde o günün temel koşuları ne ise ona ulaşmak zorunluluğu vardır.Bu standartlarda üretim ve tüketim yapmazsa geri kalmış olur. Bu geriliği önlemek için çağın ürettiklerini üretmek;hatta bir adım önde olup çağı geçmek gerekir. Tüketim bizim medeniyet ölçümüz olamaz, israf bizde hoş görülmemiştir. İhtiyaç fazlası hep başkaları ile paylaşılmıştır. Çağın bilimsel gelişmelerini, teknolojisini yaşamak bizim en insani görevimizdir. Çağın gerisinde kalan yok olmaya mahkumdur. Bu sebeple ki kültürel ve bilimsel alanda kendimizi yenilemeli, eskide kalınmamalıdır. Çağdaşlaşmada her hangi bir ölçüde kopyalama yoktur. Gelişmeler takip edilir, kendi kültür haznende, kültürüne göre yoğrulup sunulma işlemidir.

Batılılaşma ise bizim ülkemizde tanzimatla başlayıp hala devam ede gelen bir akımdır. Hiç kimse bu batılılaşma fikrine tam haiz olamamıştır. Ne tam bir batılı olunabilmiştir nede doğulu olunabilmiştir. Bizim ülkemizde batının tekniğine ihtiyacımız vardı. Batılılaşma ülkemizden batıya eğitime giden öğrencilerle ülkemize batı kültürü empoze edilmeye başlanmıştır. Bu kişiler ülkemize faydaları tartışılır. Japonya ikinci dünya savaşı sonunda batıya beş öğrenci gönderiyor. Bu öğrencilere imparator birer hançer hediye ediyor. Batının tekniğini, bizi nasıl yendiğini öğrenin ve bu sistemi bize getirin diyor. Öğrenemezseniz bu hançerlerle harakiri yapın.Japonya’ya dört öğrenci geri geliyor.Dört öğrenci Japonya’nın teknolojisini bu hale gelmesini sağlıyor. Gelişmişliğini bu öğrencilere borçlu Japonya. Biz yıllardır öğrenci gönderiyoruz ama bizdeki gelişim sadece kültürde olmuş. Başka bir gelişme olmamış ne yazık ki… Kendine nesline, adetine, örfüne karşı… Değerlerini hor gören, geriliğini bilgi ve çalışma eksikliğinden olduğunu anlamayıp geriliğinin kültüründen olduğunu düşünüyor. Bu geriliğin ortadan kaldırılması için elinden geleni yapmaya çalışmışlardır. Bu çalışmaları halk ile aydının arasını açmıştır.

Tabi kendileri de tam bir batılı olamamışlardır. Bir düğünde karşılaştığım şu olay bu konuyu çok iyi açıklayacak. Düğünün başlangıcı tam bir batılı düğünü. Havai fişekler atılıyor, havadan konfetiler yağıyor, bir batı müziği eşliğinde gelinle damat dans ediyor; pastalar yeniyor, içkiler içiliyor. Burası tam bir batılıların düğünü gibi beş dakika geçiyor, bizimkinler başlıyor çifte telli oynamaya,halay çekmeye başlıyor, arkasından imam efendi dua ediyor. İşte size bir Türk düğünü, düşünün siz gerisini bir koltukta iki karpuz olur mu?

Batılılaşmak bizde yanlış anlaşılmış, bire bir batı ne yapıyorsa yapmışız ama çağdaşlaşmaktan hiç anlaşılmamış, tam bir batılı olamamışız ve olamayacağız da. Doğudan da kopmuşuz,geride dönemiyoruz da, batılılaşamamışız da. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da undan da olmuşuz. Ne elde var ne avuçta. Bizim yapmamız gereken kendi örf adetimize uygun sistemler gerçekleştirmektir. Çağın halkın isteklerini yerine getirebilmektir. Toplum olarak kendi öz değerlerimizle barışık yaşamalıyız.Yapmış olduğumuz işler batının kendi kültürü orda ki insan kendi benliğini yaşıyor biz ise genlerimize toprağımıza zıt gidiyoruz mıknatıs varı bir inatla yaşıyoruz. Bilinçsiz bir takibin peşindeyiz. Dejenere olmuş kendine faydası olmayan kültürü yağma ve tüketim üzerine kurmuş bir medeniyeti takip etmek anlamsızdır. Batının bize göre kültürsüzlük kültüründen kurtulmalıyız. Hastalanmış bir medeniyet bize ne verebilir. Bu hasta adamı ne kadar tekrar edeceğiz ,bu hasta adam umutsuz vaka biraz. Bu adamlar ölecek bizde bu adamları takip edip biz de mi öleceğiz onun sadık takipçisi olarak. Bizim yaşamamız lazım. Bizler görevli insanlarız Müslüman olarak. Dinimiz ve kültürümüzü yaşatmaya çalışalım.

Hakkımızda hayırlı olan medeniyete el ele…

Yorumlar (1) »

Odamda Yalnız Ben

Bir bayram sabahı.Boğaza karşı oturuyorum. Yanımda sevdiğim, masamda ise dostlarım var. Birkaç tanesi de akrabam sanırım.Koyu bir sohbet başlamış. Eski günler konuşuluyor. Bir iki de espri patlıyor, işte şimdi tam oluyor. Kahkahalar, gülümsemeler, heyecandan çay döküşler, bir bez bulmaya çalışanlar, olmadı olmadı deyip lavaboya doğru yol alanlar ve onlarla beraber giden bir iki kişi.

 

Sessizlik.
Masamda birkaç kişi kalıyor. Biraz önceki çay dökme seansından sonra yüzlerde kalan tatlı bir tebessüm. Yeni doldurulmuş çayımdan yudumluyorum. Allah’ım, bugün bu çaya ne olmuş böyle! Hep bu kadar güzel miydi? Bayramdan olacak kanaatimce. Bardağı yerine bırakıyorum. Yanımda duran o eşsiz güzellikteki bayana bakıyorum. Bûseli bir gülüşün içinde gözleri parlıyor. Gamzesi de ayrı bir hava katıyor ona. Baktığımı fark etmiş olmalı ki, yüzünü bana dönüyor. Gözü gözüme deyiyor. Gözü gözümün içinde kayboluyor. Ben de gözlerinin içinde kayboluyorum. Bir güzellik de burada. Yemyeşil.

Elimi eline doğru yaklaştırıyorum usulca. O benden önce davranıyor, bileğimden narin elleriyle tutuyor. Uyanıyorum.

Karanlık. Odamdayım. Her zamanki gibi yatağımın içine girmeden kıvrılmış, uyuyakalmışım. Rüya tesiri olacak, hâlâ yüzümde bir tebessüm. Fakat, fakat şimdi fark ediyorum. Bileğimden tutanın o dünyalar güzelinin değil yalnızlığın olduğunu. Yüzümdeki tebessüm bir anda siliniyor. Ve gözlerimden iki damla yalnızlık boşanıyor.

Yorumlar (3) »

Gelişim Neye Denir?

Gelişiyoruz…

Durmadan, yorulmadan gelişiyoruz. Her geçen gün daha büyük bir hızla gelişiyor, büyüyor ve genişliyoruz. Durmak, yorulmak yok! Bu yüzden hiç gevşememeliyiz. Gelişimin ayak izlerinden ayrılmadan yolumuza devam etmeliyiz.

Neye gelişiyoruz?

Niye gelişiyoruz?

Neyle gelişiyoruz?

Nasıl gelişiyoruz?

Bilmiyoruz…

Cevabını bilmediğimiz onca sorunun arasına bunlar da ekleniyor tabi. Ancak sorunun cevabını bulmasını bekleyemeyiz; çünkü soru cevabı bulmaz, biz bulmalıyız.

Herkesin dilinde, kaleminde “gelişim” sözü, bir yandan yapılan icraatlar diğer yandan gelişim vaadleri ve “en içten” gülümsemelerle hasbelkader gelişiyoruz işte. Bundan büyük nimet mi var? Gelişim bizim sorunumuz; gelişmişlerin değil. Zira gelişmiş, gelişme sürecinde iken “ben gelişiyorum” demez, geliştiği zaman ona bu sıfatı gelişmemişler verir. Ve bu sıfat aslında yenilginin kabulüdür, gelişmemişliğin belgesi olarak.

Henüz öğrenemediğimiz – ama öğrenmeyi murâd ettiğimiz – bir tarihten beri geliştirilmeyi bekliyoruz. Gelişimin bünyeden kaynaklanan bireysel bir faaliyet olduğunu hesaba katmadan beklemeyi sürdürüyoruz. Sabırsızız. Ve biraz da arsızız. Gelişimi köyümüze davet ettik; uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra köyümüze gelecek, bir tas ayranımızı içecek, yol yorgunluğunu attıktan sonra hepimizin evlerini şenlendirecek. Biz gelişeceğiz o zaman işte. Kavuşma anı gelip geçmiştir ve biz bambaşka birileriyizdir. Gelişmişizdir.

Bu kadar tepeden inme, bu kadar hazırlop –ifademi mazur görünüz – bir anlayışla gelişim ufukta gözleyen zihnî ve kalbî yapımız, buna harcanan sabır ve emekle dağları aşar, nehirleri durdururdu. Ama yapamadık.

Gelişimi bir yolun asfaltlanmasında ya da bir suyun önünün kapatılmasında görmek demek pencerenin yalnız koluna bakmak demektir. Pencerenin camlarına, aslına esasına bakmak gerek; zira gelişim sözün değil özün bir ürünüdür.

Tek satır okunmadan, tek bir çivi çakılmadan, bir damla teri, gerektiğinde bir damla kanuı akıtmadan, geceyle gündüzü bir bardakta karıştırmadan, yolların ölçüsüne değil gittiği yere aşık olunmadan gelişim olmaz. Tarla ekilmeden biçilmez. Gelişim tohumun filizlenmesiyse şayet toprağı, suyu, gübreyi, emeği de hesaba katmak gerek.

Geliştirme dediğimiz şey aslında gelişimin bir üst merhalesi, ustalık makamıdır yani. Kendini geliştiren kişi, başkasını da geliştirir, proje de geliştirir, bir milleti de geliştirir. Am önce gelişmek gerek.

Evet, gelişmeliyiz. Ama amaç olarak değil araç olarak gelişmeliyiz. Her kapıyı zorlayışımızda bir tek niyeti göz önünde bulundurmalı ve kolu pazulandırmayı –yani gelişmeyi– bu kapının açılması için yapmalıyız. Kapı belli, niyet belli; gelişim bundan gerekli. “Ben geliştim” edasıyla göğüs kabartmak için değil.

Bir şirket kendine bağlı şirketler açıp çalışma alanlarını arttırırsa, işçi istihdamını, iş kapasitesini, mülk sayısını, nakit miktarını çoğaltsa gelişmiş değil genişlemiş olur. Gelişmesi için aynı imkanlarda –bile– olsa iş kalitesini arttırması gerekir. “Gelişmiş” olabilmek kalabalık olabilmek değil, “azınlığı” baskın hale getirebilmektir. Küçük bir ayakkabı dükkanı, kaliteyi en üst düzeyde tutuyorsa gelişmiş, büyük bir holdüng kalitesiz bir çok iş yapıyorsa yalnız genişlemiştir. Birinin yatay diğerinin dikey bir hareket olduğunu varsayabiliriz yani.

Genişliyoruz –bir toplum– topyekûn…

İhracatımız, ithalatımız, GSMH (Gayrı Safi Milli Hasıla) yani toplam paramız, ticaret hacmimiz, ikili yollarımız, limanlarımız, havaalanlarımız, gökdelenlerimiz, metrodaki tren sayımız, günlük tüketilen ekmek miktarımız artıyor. Ve sürekli genişliyoruz. bünyeye zarar bir hızla; boyuna değil enine mesafeler kat ediyoruz ve bunları başarı sayıyoruz.

Gelişmiyoruz –bir toplum– topyekûn…

“Layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz” hadisini bildiğimiz halde dikkate almıyor ve her seferinde her bünyenin kendinden daha küçük bünyelerden oluştuğunu gözardı ediyoruz. Millet olarak gelişemiyoruz çünkü bireysel gelişmeyi küçümsüyoruz.

Zihinlerde “gelişim” gerçek karşılığını bulmadığı ve kalpler de buna inanmadığı sürece gelişim, ufuklarda gözlenmeye devam edecek.

Ne köümüze gelecek, ne ayranımızı içecek…

Yorumlar (5) »

Elif Gibi Olmak

Elif gibi olmak.Şu yuvarlak dünyaya inat dimdik durmak.Doğru olmak ve dosdoğru yürümek patika yollarda.Bir başak gibi salınmak nazlı nazlı rüzgarla.Minareyi andırır suretiyle her daim şahadeti vurgulamak.

Elif olmak; kar tanesi kadar soğuk, bir o kadar narin olmak.

Elif olmak; Hırçın dalgalar kadar asi, durgun sular kadar mağrur olmak.

Elif olmak; Güneş kadar yakıcı, bir o kadar aydınlık olmak.

Elif olmak; Başı çekmektir.zorluklara, sıkıntılara dur deyip her yerde her suretle ve her daim “işte buradayım” diyebilmektir.

Ve işte buradayım diyerek varlığını zirveye ulaştırıp ALLAH  lafzına yaşam vücudunu giydirebilmektir.

Tırtıl olarak halk olmak ve tırtıl olarak düşmek yollara.ufuklara ulaşmak için, yaradılışın özündeki gayeye ulaşmak için ve bir gün kelebek olarak aydınlık geleceğe ulaşmak için.Dedik ya elif gibi olmak diye, sürünerek dahi olsa hedefine dosdoğru yürümek.Güneşli güzel günlere kanat açmak.

Elif olmak, beklide zıtlıklardaki ahengi yakalayıp karşıtlıklar kamusuna hayatın anlamına dair imgeler bırakmak.

Zümrüdüanka gibi yaşamak ve hayata gözlerini kapamak.Sonsuza ulaşmak.Ölmek,ölümde doğumla buluşmak.Kendi külünden yeniden kendini yaratmaktır.elif olmak.

Elif olmak; bilinmez diyarların bilinmez yollarından geçerek Kafdağı’na ulaşmak.Dahası Kafdağı’nı da aşıp arkasındaki bilinmezliklere ulaşmak.

Tüm yoklukları içine çekmek, acıyı,derdi,tasayı silmek ve hayata mutluluk serpmektir elif olmak.

İçine giren bir kum tanesinin verdiği ızdırapla kavrulmak ve istiridye olmanın verdiği çaresizlikle göğüs germek ve savaşmak .Gitgide büyüyen acılara karşı dayanmak.Dayanmak ve acıları güzelliklere çevirmek.

Ve bir inci var edebilmek, kum tanesini inciye dönüştürebilmek.Lüzumsuzken ona paha biçilemez bir değeri yükleyebilmektir elif olmak.

Elif olmak; Sarp kayalarla örtülü uçurumların kenarında açan bir çiçek olabilmek ve hayatı enginlerden seyretmek.

Elif olmak; Bir arı gibi her çiçege konabilmek ve her çiçekten bir pay alabilmektir.

Elif olmak; Karanlıklara kamer gibi parlayabilmektir.

Elif olmak; Akıntıya karşı kürek çekebilmektir.

Elif olmak; Kuru topraklarda yeşerebilmektir.

Elif olmak; Baharla coşabilmektir.

Elif olmak; Hayata anlam verebilmektir.

Elif olmak; Elif olarak var olabilmek, elif olarak öle bilmektir.Elif olarak yaşayabilmek ve her daim ELİF olarak kalabilmektir.

Yorum bırakın »

Affet Yâ Sultanım

 

Tarih, insanın kendini bilmesi içindir.

R.G. Collingwood

Ah sultanım, bilemedik kıymetini.

Bilemedik bize bıraktığın o kıymetli hazinelerin değerlerini.

Bilemedik sendeki o mükemmeliyeti.

Aksine nankörlük ettik.

Hep kötü andık seni. Geçmişimize hakaretler savurduk.

Anlamadık. Aslında kendimize zulmettik…

 

Ah sultanım ah!

Şimdi görsen şu halimizi, bize bırakmadan, gözünü dahi kırpmadan yok ederdin hazineni.

Kimseye bırakmazdın. Hem de hiç kimseye…

 

Geçmişe yöneldiğimizde senin o yanlışlarını (ya da yanlış olarak kabul ettirdiklerini) görmekten, üç kıtayı birden sallayan adaletini, hoşgörünü, cesaretini göremez olduk.

Seni susturmaya çalışanlara kulak verip sana kulağımızı tıkadık.

Hiç yetmezmiş gibi bir de, ruhunu yaşatmaya çalışanları da geldik biz susturduk.

Ata yadigârı olarak hep hurafeleri kabul ettik.

Bizi affedebilecek misin?

 

Sana soruyorum ey Osman Gazi ey Çelebi Mehmed, ey Fatih, ey Yavuz, ey Kanûnî, ey Abdülhamit, ey Osmanlı…

Affedebilecek misin bizim gibi nankör bir milleti.

Biliyorum etmeyeceksin…

Haklısın.

Neler etmedik ki senin ruhuna.

İslâm’ı aldık lâikliğe gömdük.

Halifeliği çöpe attık.

Pan-İslâmizm’ aklımızın en ücra köşesine bile getirmedik.

Haklısın.

Çok şey ettik sana…

 

Damarlarım sızlıyor, Türklük damarlarım.

Aynı milletten olmamıza rağmen bu uçurumu düşündükçe.

Özür dilerim sultanım. Hem de çok özür dilerim.

 

Hayır, hayır. “Geçmiş yabancı bir ülkedir.[1]” görüşüne katılmıyorum.

Biliyorum. “Artık çok geç” de değil.

Bir şeyler elbet yapabilirim.

Çünkü ruhuma ruhun işledi. Bunu yaşatacağıma söz veriyorum.

Ruhum bu bedenden çıkana kadar, benimlesin…

 

Olacak bu iş, olacak bu öz tarihime dönüş…


[1] David Lowenthal

Yorumlar (1) »

Allah İçin “Sevin”

Çimlerin üzerine serilmiş, biri sütlü diğeri çikolatalı dondurmaya –her an kırılabilir ihtimaliyle fazladan aldığımız- küçük plastik parçalarını daldırmakla meşgulken bir yandan da sohbete başlamıştık. Sohbet devam ederken konudan konuya atlıyor, önceki konuyla bağımız kopuyor, hangi konuda olduğumuzu karıştırıyoruz bile. Ortamın tatlılığıyla dondurmanın boğazımızdan aşağıya doğru akarken bıraktığı serinlik birleşince, ne beyinleri fokurdatan sıcağı ne de yan tarafımızda, örümcek ağına benzeyen iplerin üzerinde bir oyana bir bu yana hoplayıp zıplayan bücürleri umursuyoruz.

O konuya nasıl geçmiştik hatırlamıyorum.

“Birbirimizi Allah için sevmek.”

Konu oturmuş, gayet ciddi devam ediyor. Hadisler, ayetler, büyüklerden sözler, kendi fikirlerimiz falan. Çalışılmış gibi. Herkes bu konuda bilgili doğrusu.

“Maşallah”

Konu “sevgi” ya. Muayyen şahsiyetin, kendisine isnat ettiğimiz ihtisas alanına girmiş bulunmaktayız. Konuyu aldı, evirdi çevirdi önce karşı cinsi sevmeye oradan da konuyla bağlantı kurarak “karşı cinsi Allah için sevmek”e getirdi.

“Karşı cinsi Allah için nasıl sevebiliriz?”

Konu bizim için adeta felsefeye dönüşmüştü.

Sevginin boyutu, çeşidi, sevgi ve aşk bağıntısı, aşkın tanımı, mahiyeti, sebebi sonucu derken “aşk”ın içine iyice girdik vesselam. Fakat konu başlığı hala “Allah için sevmek.”

Konudaki algılama çeşitliliği hepimiz sayısınca.

“Yüz kişiye, aşkın tanımı soruldu. Sonuç: yüz bir farklı cevap.”

Aşk tektir o da Allah aşkıdır. Aşk Allah’a ulaşmada vasıtadır. Âşık olur, olgunlaşır, Allah’a ulaşırsın. Aşk Allah’a ulaşmada vasıta falan değildir, adı üstünde aşk aşktır. Aşk meşktir. Aşk diye bir şey yoktur…

Herkes kendi fikrini benimsetmeye çalışırken, soru yukarıdan hala bize bakıyor.

“Karşı cinsi Allah için nasıl sevebiliriz?”

Dünya yaratıldı yaratılalı aşk hakkında yazılar, konuşmalar hiç bitmedi. Kimine göre ilahi kimine göre beşeri.

Bir yerlerde okumuştum. Diyordu ki: Aşk, fıtrattan gelen, insanın içerisinde her zaman var olan bir duygu selidir. Bu duygunun açığa çıkması, karşıdan gelen bir elektriklenmeyle meydana gelir. Dinamitin patlayabilmesi için, ateşi fitile yaklaştırmak gibi.

Herkes kendi “aşk”ını düşünüyor ve “Allah için sevmek”le bağlantı kurmaya çalışırken kesin ve kararlı bir cevap:

“Karşı cinsi ancak Allah’ın rızasına uygun olarak sevebiliriz.”

Bunun nasılı mı: Kişi sayısınca cevap…

Yorumlar (1) »

Haccın Hikmetini Unuttuk!

Birinci dünya savaşı henüz bitmişti. İnsanı genç de olsa ihtiyar yapan bu çetin kavganın tesirini henüz atamamıştı üzerinden millet. Fakat biri vardı ki, hiç durmuyordu. Hastalığın maddi olmaktan ziyade manevi olduğunu teşhis etmiş, düşmanın devleti değil milleti yıkması ve bunun için de dine saldırmaları gerektiğini artık anlamış olduğunu tespit etmiş ve ihlâsla bu manevi yaralara merhem olmak için koşturuyordu umutla. Belki bir saat uyuyordu günde belki iki…

Seher vaktinden biraz önceydi. Gözlerini yummuştu. Fakat kendini bir anda bambaşka bir ortamda buldu. Öyle nurlu bir ortamdı ki, öyle nur yüzlü insanlar vardı ki kafasını kaldırıp bakmaya bile cesaret edemiyordu. Sanki geçmiş asırların bütün müceddidleri, imamları, müctehidleri orda toplanmış, kendisine tebessümle ama bir o kadar da ciddiyetle bakıyorlardı. Aralarına çağırdılar onu da. Fakat o hicabından kapının eşiğinde durmaya devam etti. Ansızın meclisin o hiç bakamadığı baş tarafından ihtişam dolu bir ses yükseldi:

“Ey felaket ve helaket asrının adamı! Senin de reyin var fikrini beyan et.”

O her zamanki tavrını burada da ortaya koymaktan kendini alamadı ve:

“Sorun cevap vereyim” dedi.

Bu mağlubiyetin neticesi ne olacak? İslam âlemine gelen bu musibet neyin nesidir?

Artık bulunduğu ortama alışmaya başladığından, pervasızca görüşlerini ortaya koydu:

“Musibetler cinayetin neticesi, mükafaatın mukaddemesidir. Başımıza gelen bütün bu hadiseler, İslam’ın emirlerine sımsıkı sarılmamamızdan ve onları ihmal etmemizden kaynaklanıyor. Fakat bu musibet ilerde çok büyük faydalar doğuracaktır.”

“Nasıl, izah et.”

“Biz günde bir saatimizi beş vakit namaza ayırmadık, kader bize beş sene adeta namaz talimi yaptı. Biz senede bir ay orucu tutmadık, bize beş sene açlık talimi yaptı. Biz malımızın kırkta birini zekât vermedik, kader de bu bela ve musibetler vasıtasıyla birikmiş bütün zekâtları aldı…”

Derken derin bir sessizlik oluştu birden. Sırada hac olduğunu herkes biliyordu. Ama millet haccı terk etmemişti ki…

Bir anda her şey normale döndü. Rüyadan uyanmış gibiydi. “Allahu Ekber” sesinin nerden geldiğini anlaması için, evin karşısındaki camiye doğru dönüp bakması yeterli oldu. Ve kendi kendine “Biz haccın hikmetini terk ettik” dedi.

Hikmetin terki, musibeti değil, kahrı getirir.

İbadetleri bir illeti bir de hikmeti olur. İllet Allah’ın emretmesidir. Haccın hikmeti ise kâinatın kalbi olan kâbede buluştuğumuzda, birbirimizi tanımak, konuşmak, anlaşmaktır.

Düşmanların değil kardeşlerin bir araya gelmesiydi hac. Malezya’daki siyasi teknolojik kültürel gelişmeden Güney Afrika’dakilerin haberdar olmasıydı hac. Hep bir ağızdan Allahu Ekber demekti hac. Böylelikle İslam birliğinin ve İslam dünyasının terakki etmesinin sağlanması demekti.

Hiçbir müşrikin giremediği haram bölgede dünyadaki gelişmeleri de paylaşsaydık. Ah! Başka hiçbir dinin sahip olamadığı bu büyük ibadeti, Allah’ın rızası yolunda ahiretin olduğu gibi dünyanın da bizim olması için bir fırsat bilseydik ve bunun için çalışsaydık.

Değil miydi ki, Hint dünyası, babası kimliğindeki Osmanlı devletini düşman diyerek öldüren…

Değil miydi ki, Tatarlar ve Kafkaslar, öldürülmesine yardımcı da bulunduklarının annesi olduğunu anlayıp sonra diz döven…

Değil miydi ki, Araplar kahraman kardeşini öldüren ve hayretinden ağlamayı bile bilmeyen…

Hatta bütün İslam âlemi böyle değil mi? Hep birbirimizi birbirimize vurduranlara karşı hiç bir şey yapamayışımızın sebebi haccın hikmetini terk etmemiz değil mi?

Ölen Osmanlı, öldürülen Müslümanlar, kazanan ise İslam düşmanları…

Gelin bu sene, Türktü, Araptı, Endonezyalıydı, Pakistanlıydı demeden kardeşçe birbirimize yardımcı olalım. Onlardan bir şeyler alalım, onlara bir şeyler verelim. Mescid-i Haramdan yükselen Allahu Ekber nidaları, bütün dünya semasını çınlatsın. Iztıba ve remelimizle kâfirin yüreğine korku salalım. “Lebbeyk” diyelim Allah’a ki, O da bize “Lebbeyk” desin…

Yorumlar (1) »

Zırva

Bir gün sayın editörümüz yasin ramazan bey’in benden, herhangi bir yere verilmek üzere herhangi bir konuda herhangi bir yazı yazmamı istemesiyle başladı her şey. Üstelik yazıyı 4 gün içinde teslim etmemi istedi. Nerden estiyse… Herhalde yine dergi çıkartacak. Adam manyak. Canı sıkılınca dergi çıkartıyo.

Neyse efendim, gelgelelim ben öyle ha dedim oldu türünden yazılar yazamıyorum. Yazı beni yazıyor sanki, benim onu yazıyor olmam gerekirken. Ve her şey bir anda olup bitiveriyor. Onun için “anlık yazılar” diyorum. Bu çok iyi bir şey mi? Değil. Buram buram acemilik kokan bir durum. Peki ben bunları niye yazıyorum şimdi. Biraz beni anlayın diye. Galiba birazcık da gevezelik ediyorum. Tamam tamam itiraf edeyim; aklıma bir konu gelmesini bekliyorum. Elbette gelir. Biz hele bir başlayalım da. Vira Bismillah!

Dün akşam kafama bir şey takıldı. Dedim ki; ne kadar çok kablo var bu evde. Biz üç kişiyiz. En az on tane kablo var. Uzatma kablolarını da sayarsak; kişi başına düşen kablo sayısının beş ila onbeş arasında (biraz abartıyor olabilirim ama inanın çok fazla değil.) değişkenlik gösterdiği bir dünyada yaşıyor olmak size hiç düşündürücü gelmedi mi Allah aşkına?

Sabah kalktım, elimi yüzümü yıkamadan daha gözüm, bir elektronik aksama takılan kabloya takıldı; elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı ettim. Arkadaş yeni uyanmıştı. Ona kablolara bağlı yaşadığımızı söyledim. Sen kafayı yemişsin mealinde bir şeyler zırvaladı. Harbiden zırvaladı.

Memurların paydos saatine göre ayarlanan Cuma namazı saatine (oysa memurların paydos saati Cuma namazı saatine göre ayarlanmalıydı değil mi?) az kaldığı için yazıyı nihayete erdirmek zorunda hissettim kendimi. Erdirdim. Zırvalamıştım. Harbiden zırvalamıştım.

Yorum bırakın »

Ankara bitmedi

Kalenin burcundasın ve tüm şehir aydınlığıyla, karanlığıyla ayaklarının altında. Ankara kalesinden bahsediyorum sizlere. Ankara’da yaşamamıza rağmen birçok kimsenin bihaber olduğu bir güzellikten… Küçücük sokaklarından, kuşkonmaz hikâyelerinden ve eskinin hassasiyetini öğreten evlerinden…

Samanpazarı’na doğru çıkmaya başladığınızda Ankara’nın merkezinin sadece Kızılay olmadığının farkına varıyorsunuz. Antika eşya satan satıcılardan, eski para koleksiyoncularına, eskitme eşya satan mobilyacılara, nargile yapan ustalara, bakır işleyen tezgâhlara ve sayamadığım birçok şeyi burada bulmak mümkün. Kendinden bir şey kaybetmemiş bazı sokaklarında hala eski fotoğraflarda gördüğümüz çarşaflı kadınları, eski Osmanlı Beylerini de görebilirsiniz. Biraz soluklanmak için Ahi Elvan Cami’sinde durup Anadolu Selçuklu mimarisi hakkında bilgi edinebilir ve o güzelliğe bırakıp kendinizi, güzel bir ilkindi namazı kılabilirsiniz. Ve yine Ahi Elvanın üst sokağında bizlerin pek fazla rağbet göstermediği Ankara manzaralı kafeleri görürsünüz. Klasik müzik dinleyerek çayınızı yudumlarken, muhakkak bunların daha önce farkına varamamanın bedbahtlığını yaşayacaksınızdır. Sonra yolcu yolunda gerek, biblolar, şamdanlar… Sonra yeni açılan koç müzesi… ve kale altı pazarı…

Kalenin kapısından girince önce boş bir meydan görürsünüz. Bazı gecelerde gösteriler yapılır; bazı gecelerde ise yerli halk için güzel bir düğün salonudur. Siz hep sırtımızda taşıdığımız bu mabetsiz şehri, Ankara’yı, ayaklarınızın altına almak istiyorsanız yolunuza düz devam edeceksiniz. Söylemeyi unuttum, girişte kalenin anlatımını İngilizce yapan çocuklar bile var. Siz onlara takılmayın benim söylediklerim yeterli olacaktır. Düz devam ettiniz mi ileride Bizanslılardan kalma duvar üzerine işlenmiş heykelcikleri göreceksiniz. Fazla bir malumatım yok ne oldukları konusunda; ama orada elişi satan teyzenin iyi iş yaptığını biliyorum; yabancıların kalede çok uğradıkları bir yer çünkü. Biraz ileriden sola… Kalenin arka kapısından çıkış… Ve yine solda Alâeddin Camii (vakit namazlarında açık oluyor.) yine Anadolu Selçuklu… Yalnız ben ilk gördüğümde camiye benzetememiştim; ama yine de o ahengi içine girince alıyorsunuz. Nasıl anlatmalı bilmiyorum; herhalde en güzel aşk kelimesi yakışır. Aşk kokuyor içerisi…

Biz sağdan devam edip biraz dik bir yokuş çıkacağız. Yokuşta muhakkak muhkem mevzilere kurulmuş teyzeleri göreceksiniz. Her zaman ki gibi teyzeler “one lira madam; one lira” erkek kadın herkese aynı şeyi söyleseler de sakın ha durmayın. Kazayla falan durursunuz bu sefer tercümanlık yaptırıyorlar size. Önemli değil canım gerçi, üç neydi, Beş neydi? Olsun iş çığırından çıkıyor bazı zamanlar; paçanızı kurtaramıyorsunuz. Sonra biraz sabırlı olmak gerek değil mi geliyoruz; ama ilk önce elişi deposu evden bahsetmek gerekir ki Türk’ün zekâsı ve hayret ve dehşet bir şey… Bizim Anadolu insanı işi biliyor. Böylece yokuş da bitiyor. Burcun kapısındasın…

Kapıdan adımını attığında ya bir turist kafilesi görürsün ya da top oynayan çocukları… Benim tercihim çocuklardan yana; iki gol de sana attırıyorlar bazen.

Neyse sonunda geldik; burca çıkma merasimi… Çıktın mı? işte her yer Ankara… İstisnasız her yer…

Böyle bitsin ey yolcu! Yoksa yükseklik korkun burç seni bekler. Varsa aman çıkma başın döner; Bilmeyene tavsiyemiz: Beğenmezse kınamasın… Ankara daha bitmedi çünkü… Hıdırlık tepe; Hacı bayram ve daha nice cami, hamam medrese ve dergah seni bekliyor…

Ankara bitmedi…

Yorumlar (2) »

Bir Rıhle / Hicret Denemesi

Rıhle ve hicret, bir nevi seyahat demektir. Amacı ne olursa olsun, tüm gezilere konan bir addır. Allah rızası için Mekke’yi bırakıp Medine’ye gitmek, bir hadisin peşinde Bağdat’a gitmek, bir iş görüşmesi için Amerika’ya gitmek, bir kızın peşinden İstanbul’a gitmek… hepsi de rıhle, hepsi de hicret. Hatta küçücük çocukken, dedenin ya da babannenin elinden tutup attâya gitmek bile rıhle sayılabilir. Ne var ki bir Müslüman olarak bizlerin zihinlerinde rıhle ve hicret kelimelerinin çağrıştırdığı mana bu kadar basit değil. Biz rıhle ve hicreti şöyle anlarız: uğrunda çektiğimiz çileler karşılığında, Allah katında bir ecir ümit ettiğimiz yolculuk.

Bu yazıda anlatmak istediğim şey, tarihimizde ya da edebiyatımızdaki rıhle örnekleri değil. O kadar derine inmek istemiyorum. Yaşadığımız günler itibariyle bir hicretten bahsedeceğim. İlahiyatçı bir genç olarak Ankara’dan kalkıp Şam’a gitmekten, bir rıhle denemesinden söz etmek istiyorum.

Şam çok uzak (!) bir şehir. 1000 kilometreden fazla mesafe var, Ankara ile arasında. Bir defa başka bir memleket. Suriye nere, Türkiye nere. Arada koskoca bir sınır var. Biz Türk’üz, onlar Arap. Dillerini bilmezsin, ne içerler, ne yerler. Ortalıkta kalakalmak var işin ucunda. Kime ne sorarsın. Bir hal çaresi, bir yol gösteren olur mu? Hem neyine gideceğim bu Arapların. “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” sözünü boşuna mı söylemişler.

Güzel bir söz geliyor aklıma : “Her şey için bir engel, ilim içinse engeller vardır.”

Şam, akşam Ankara’dan otobüse binildiğinde ertesi akşam sokaklarında dolaşabileceğiniz kadar yakın. Arada büyük bir sınır var elbette. Ama uzunlamasına. Eğer insaflı gümrük memurlarına denk gelirseniz, ha bir de uzun tır konvoyu içinden hızlı geçebilirseniz bir saati almaz Cilvegözü’nü aşmak. İnsan olarak aramızda çok fark yok Suriyelilerle. Hepimiz –elhamdulillah- Müslümanız. Konuştukları dili zaten öğrenmeniz gerekiyor. Bir fırsat olmuş olur. İçecekleri hakikaten güzel. Özellikle temr-hindî diye bir şerbet var… Aman Allah’ım! O kavurucu yaz gününde böyle hararet gideren bir ikinci şey bulamazsınız. Yemekleri bizimkiler kadar iyi değil. Hatta kıyas bile kabul etmez. Ancak “şevirme, hums, mütebbel, felâfil” gibi orijinal tatlar var. Bir denemek fena olmaz. Yapacak o kadar güzel iş var ki… Sabah namazından sonra, Halebî hocanın Kurtubî dersi, Bûtî’nin Cuma hutbesi, Süleymaniye Külliyesi, Halbûnî kitapçılar çarşısı, kadim Şam sokakları, Emevi Camii, Selahaddin Eyyûbî, İbn Arabî, Mevlana Halid Bağdâdî, Bâbu’s-Sağîr makberesi, onlarca Sahabe… bunlar sadece Şam’da yapabileceklerinizin cüzî bir bölümü. Halep’in çarşıları, Hama’nın değirmenleri, Humus’ta Halid b. Velid, Lazkiye’de Selahaddin kalesi, Tartus’ta sandal sefası… tüm bunlar da Suriye’nin güzellikleri. Daha çok şey var, Şam ve Suriye hakkında söylenecek. Ama ne kadar anlatsak da boş. Yaşanması başka oluyor.

İnanın bana, sadece bir kararınıza bakar Şam’a dair rıhle denemesi.

Yorumlar (2) »